Hayvanların Tanrısı – İnce zarlarda gidip gelmeler
Zekeriya S. Şen
Ne kadar inkâr etsek de her insanoğlunun içerisinde bir hayvani içgüdü var. Ne kadar medeni ve efendi olsak bile, içimizde bir yerde yaşayan hayvani bir yönümüz var. Eğer doğru ortam ve koşullar sağlanırsa vahşi hayvani davranış her zaman medeni sağduyumuzu ezebilecek niteliklere sahip. Zira o mantık aramaz ve çok basit tetikleyiciler sayesinde bizleri vahşi bir hayvana dönüştürebilir. Ortaya çıkan sonuç ise insanoğlu doğası ve gerçek hayvan içgüdüsü arasında aslına bakarsanız çok ince hatta görünmez bir çizginin var olduğu.Canlılarda evrimin doğal seçme yoluyla gerçekleştiğini öne süren kuramıyla bilim ve düşünce tarihinde devrim yaratan İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, bekli de bu çizgiyi fark eden ilk kişilerden biri. Temel olarak, “Türlerin Kökeni” adlı büyük yapıtında geliştirdiği, kısaca “Darwincilik” dediğimiz evrimi, doğal seçme ilkesine dayandıran akım, zamanın bilim ve din çevrelerini derinden etkilemiş, sonraki dönemlerde de sıkça gündeme gelen önemli tartışmalar başlattı.
Darwin ve kuramı değişik biçimlerde değerlendirildi. Bazıları, psikanalizci bir yaklaşım benimseyerek Darwin’in evrim kuramı ile aslında “Göklerdeki Babası”nı öldürdüğünü; kuramın onun babasına karşı bastırılmış saldırganlık duygularını ve Oidipus karmaşasını yansıttığını öne sürdü. Bazıları ise Darwin’in yüzeyselde olsa hayvani sınırlarımıza sokulmuş olmasına dayanamayıp (tetikleyici bir neden örneklemesi) hayatları boyunca vahşi bir biçimde bilim adamına saldırdı. Oysa Darwin hiçbir zaman insanın maymundan türediği yolunda bir say öne sürmedi, fakat evrim kuramı sık sık bu atıftan yola çıkan saldırılarla karşılaştı.
Öte yandan evrim kuramı, doğada sürekli bir harekete yer vermesi ve bunun, önce nicel değişimlere, giderek nitel dönüşüme yol açtığı biçimindeki savlarıyla, Tarihsel Maddecilik düşüncesinin gelişimini de etkiledi. Ama akıllarda kalan, hep altı çizilen kavram hayvansal yansımamız oldu.
Darwin belki de insanın “hayvansal içgüdü” kulvarına bilimsel olarak ilk defa sokulan kişi ancak dünyanın tarihi boyunca insanoğlunun evrim geçirdiği şüphesiz ve farklı kalıplardan evrimsel bir devrim yaşayarak geçtiğimiz mutlak. Ancak hayvani içgüdüye sonsuz inanmama rağmen maymunlardan türediğimiz teorisi nedense benim pek içime sinen bir kavram olmadı.
İnsan doğası olarak sınıflandırdığımız birçok şeyin aslında hayvani içgüdü olduğuna inanıyorum. Örneğin bir grup içerisinde varlığını sürdürmek, anne ve bebeği arasındaki bağlılık, karşı cinslerin etkileşimi, nefsi müdafaa, trafik canavarı, var olma vb. Tüm bu özellikler her yaşayan canlıda var olan ortak noktalar. İnsan doğası olarak sınıflandırdığımız tanım aslında saf bir ifade olmayıp, yaşayan tüm hayvanlar ile paylaştığımız ortak bir özellik. Bizleri ayıran tek ve en önemli unsur bu tanımın üzerine eklediğimiz ayrıcalıklarımız.
O halde hayvansal içgüdü nerede başlıyor ve nerede insanlığımız bitiyor? Aslına bakarsanız bu ikisinin arasındaki çizgi çok ince zira insanoğlu çok rahatsız olduğunda diğer türdeşlerini rahatlıkla “hayvan” olarak tanımlayabiliyor! Veya kendi kabul edilebilir kalıplarına uymayan bir başkasının yaptığı şeyden dolayı bu şahsı bu tanıma rahatlıkla sokabiliyor. Peki, bu ince çizgiyi geçmemize neden olan, üstünlükten hayvansallığa indirgenmemize neden olan şey nedir?
Bunun cevabı hem çok kolay hem de bir o kadar zor. Ancak bu yazı burada nihayete eriyor zira cevap her birimizin içerisinde yer alan cennetin bir köşesine var olan cehennemi yazmak bize düşmez. Ancak bu konuda tek bir mutlak var o da hep bizle, içimizde ve her an tetikte olan bu hayvansal içgüdü ile insanlığımız arasındaki ince zar… muzik@tikabasamuzik.com