Kılavuzu Karga Olanın


YAYIN

Bu yıl başımıza gelen en güzel şeylerden biri İthaki Yayınları’nın hareketlendirdiği futbol kültürü serisi. Hollanda futbolunun ve kültürünün derinliklerine inen Harika Portakal, yazarlardan fırtınalı bir Dortmund sezonu belgesi Oyunu Okumak ve Liverpool tarihine bakış atan 10 Maçta Efsanenin Anatomisi’nden sonra ülkemizde de çok seveni bulunan, “sadece futbol” olmamanın şahı efsane Alman kulüp St. Pauli üzerine Nick Davidson’un kotardığı Korsanlar, Punklar ve Siyaset’i Türkçe’ye Ulaş Uçan’ın çevirisiyle kazandırdılar. Kendilerinin de dediği gibi “ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, cinsiyetçiliğe, yoksulluğa, yerinden edilmelere ve bunlar kadar önemlisi sıkıcılığa karşı” olmak demek olan St. Pauli’liğin tarihçesini bulabileceksiniz sayfalarında. Ve bir futbol kulübünün anlamını, kupalarla değil koydukları tavırla elde ettiğine şahit olacaksınız. Bunu ve yukarıda saydığımız kitapları ilgi çekici bulmanız için illa da futbolla ilgili olmanızın gerekli olmadığını belirtelim. İçlerinde futboldan çok daha fazlası var.

 

FİLM

Bu yıl Cannes’da yarışan filmleri şimdiden bir kenara yazmakta fayda var. Bu yıl eski dostlar ve yeni dönem isimlerinden karışık işler var ortaya. “Light Von Trier” diyebileceğimiz Ruben Östlund’dan The Square ile başlayalım. Bir önceki filmi Force Majeure ile bayağı iyi iş çıkarmıştı. Güncel sanat dünyasını ti’ye alan filmde müzesinin popülerliğini arttırmak için yeni enstalasyon peşinde koşan bir adamın hikâyesini izliyoruz. Biraz Toni Erdmann damarında gözüküyor.
Lobster ile ülkemizde de oldukça tanınan Yunan yönetmen Yorgos Lantimos da gene Colin Farrell’la biraz rahatsız edici olduğu söylenen The Killing of a Sacred Deer ile karşımızda. Farrell’ın yanı bu kez Nicole Kidman, The Night Of’tan tanıdığımız Bill Camp ve sürpriz olarak Alicia Silverstone gibi isimlerle dolu. Filmle ilgili Michael Haneke ve Funny Games referansları yapılması da hiç fena bir şey değil.
2003 tarihli The Return ile ünlenen Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, bir önceki filmi, 2014 traihli Leviathan’la Altın Küre bile kazanmıştı. Yeni filmi Loveless’ta bu kez boşanmaya çalışan bir çifti odağına alıyor. Zvyagintsev çok yetenekli bir isim. Burada da o kendine özgü depresifliğini bize yaşatacaktır.
We Need to Talk About Kevin ile tanınan İskoç yönetmen Lynne Ramsay’in son işi You Were Never Really Here ise özellikle Bored To Death’ten tanıdığımız Jonathan Ames’in aynı adlı hikâyesinden uyarlanmasıyla ilgi uyandırıyor. Bir eski askerin, genç bir kızı fuhuştan kurtama çabalarını konu alan gerilimde, I’m Still Here ile kalplerimizi kazanan Joaquin Phoenix başrolde. Müziklerini de Radiohead’den Jonny Greenwood’un yaptığını belirtelim. Oluşturulan Voltron bayağı bir ağız sulandırıyor. (Son dakika notu: The Square Altın Palmiye’yi kazandı. You Were Never Really Here da en iyi erkek oyuncu [Phoenix] ve en iyi senaryo ödüllerini kazandı.)
 


DİZİ

Bu ayın en ilgi çekici dizisi, tabii ki Twin Peaks’ten sonra, The Handmaid’s Tale’di. Margaret Atwood’un 1985’te yayınladığı distopik romanından, şu ana kadar çok da sağlam bir CV’sini görmediğimiz Bruce Miller tarafından 10 bölümlük uyarlanan yapım, yakın gelecekte Amerika’da kurulan totaliter bir rejimde (aslında şeriat ve faşizm kırması diyebiliriz) ayakta kalmaya çalışan kadın karakterleri odağına alıyor. Bir savaş, baskıcı rejim ve doğurabilen az sayıda kadın üzerinden aslında günümüzde de çok da manasız olmayan konulara değinmesi ve iyi zamanlamasıyla dikkat çekici bir iş. Westworld’deki aşırı yavaşlık sorunu burada da var. Çok uzun süre gizem yaratma kolaylığına yaslanıyorlar. Bunu yapabilmek için de çok daha merak uyandırıcı bir sinematografiye ihtiyaç oluyor. Flashback’ler şimdilik yetersiz kalıyor. Son zamanlarda pek gözükür olan Elizabeth Moss başrolde gayet iyi. Onun dışında oyuncu kadrosu yer yer zorlanıyor. Joseph Fiennes’in de bu tarz işlerde pek yerinin olduğunu düşünmüyoruz. Bu arada, dizinin 1990 yılında çekilmiş bir filmi de var. Harold Pinter’ın uyarladığı filmde Faye Dunaway, Robert Duvall gibi isimler oynamış. Son bir haber de Elizabeth Moss’tan. Oyuncunun 2013’te Jane Campion’la kotardığı pek başarılı Top of the Lake 2. sezonuyla 4 yıl aradan sonra geri dönüyor. Sevenlerine müjde!

 

ALBÜM

Geçen ay iki yakın dost olan Mark Lanegan ve Greg Dulli (Afghan Whigs olarak) yeni albümlerini yayınladılar. Beraberce vermek uygundur diye düşündük. Lanegan 2012’te Blues Funeral ile en iyi albümlerinden birine imza attıktan sonra sıklıkla solo ve ortaklaşa çalışmalar yayınladı. Duke Garwood ile olanı ilgi çekiciydi. Ama bir önceki Phantom Radio ve şimdiki Gargoyle, bizim çok sevmediğimiz sound’lara sahipler. Artık eski diyebileceğimiz elektronik altyapılar üzerine rock ‘n’ roll bir tavırla söyleyen Lanegan çok da iyi sonuçlar vermiyor. Blues Funeral’deki harika karışım son iki albümde çalışmıyor maalesef. Harika bir vokalist olduğunu söylerken son zamanlarda şarkıları doğru yönlere gitmiyor. Greg Dulli ise The Twilight Singers ve gene Lanegan ile kurduğu The Gutter Twins’den sonra The Afghan Whigs’e geri dönmüştü. 2014’te de pek başarılı Do to the Beast’i yayınlamışlardı. Whigs külliyatında üst sıralara konabilecek bir albümdü. Yeni çalışmaları In Spades ise cephanesine göre fazla cesur. Yer yer U2-Coldplay damarlarına yaklaşıyor. Bu kendi tercihleri de olabilir tabii. Dulli güzel hassasiyetleri olan bir şarkıyazarı. Ama kullandığı vokal melodileri ve akor geçişleri artık klişeleşmeye başladı. Ama sevenleri üzülmesin, her iki isim de şu ana kadar çok iyi müzikler sundular bize, dahası da gelecektir.
Rusların elektroniğe bakışları ara sıra egzotik sonuçlar veriyor. SCSI9’un, Xenia Beliayeva’nın işlerini zevkle dinlemiştik. Nocow’un yeni albümüyle bir isim daha kazandık. Aslında 2010’ların başından beri ürünler veren St. Petersburg’lu Nocow’un, nam-ı diğer Alexei Nikitin, yeni çalışması Ledyanoy Album, yılın en çarpıcı elektronik çalışmalarından biri. Nitikin’in çok da iddialı olmadan IDM bağlarında gezen müziği, albümün adı gibi (basit çeviriyle “buz albümü”demekmiş) gerçekten de soğuk yanınıza dokunacaktır. Albümün yayınlandığı nispeten yenice plak şirketi Gost Zvuk’u da takipte kalmanızı öneririz.
Föllakzoid’e bundan 3-4 sene evvel gene bu sayfalarda yer ayırmıştık. Şilili psych-rock’çılar o zamandan beri istim üzerinde devam ettiler. Yeni albümleri (23 dakikalık bu şeye EP de diyebiliriz) London Sessions onları daha kraut bir alana kaydırıyor. Birkaç yıl önce bir Wooden Ships konserinde tanıştıkları J Spaceman’in (kendisini Spiritualized’dan Jason Pierce olarak tanıyor olabilirsiniz) katkıları ise sound’larını çok iyi açmış. EP’deki her iki şarkı da Föllakzoid’in 2015 tarihli albümü III’te bulunan “Earth” ve “Electric”in yeniden yorumlanmasından oluşuyor. Çalımlar gayet dinamik. Bu ortaklığı sevdik ve devamını da isteriz. Bu arada bu yaz Spiritualized’dan da yeni albüm geliyor.
Thurston Moore, Sonic Youth sonrası kendine gayet saygın bir solo külliyat yaratmaya devam ediyor. 2007’deki Trees Outside the Academy’e kadar sadece tek solosu, 1995 tarihli Psychic Hearts vardı elimizde. 2011’de Beck ile kotardığı akustikfolk tandanslı Demolished Thoughts ve 2014’teki noise-rock The Best Day gayet iyi çalışmalardı. Ama kanımızca son işi Rock N’Roll Conciousness bu serinin en başarılı çalışması. İmza gitarları ile Sonic Youth hayranlarının da kendilerini uzak hissetmeyecekleri, yıl sonu listelerinde yukarılarda yer alabilecek kalitede bir iş. 58 yaşındaki efsane müzisyen kesinlikle kariyerinin çok iyi bir yerinde.

Slowdive 2014’te tekrar biraraya geldiğinde efsane albümleri Souvlaki‘yle yeni bir kuşağın da radarına girmiş oldu. Bu başarılı shoegaze grubundan yeni bir şeyler beklemek ve onların da iyi olmasını beklemek çok da adil olmazdı bu kadar yıldan sonra. Ama kendi adlarını taşıyan ve 22 yıl aradan sonra çıkardıkları yeni albümleri Slowdive ile hâlâ manalı ve önemli bir grup olduklarını kanıtladılar. Tabii ki ilk zamanlarındaki kadar taze tınlamıyorlar. Yer yer The War on Drugs’ı, hatta özellikle ilk 45’lik “Star Roving”de The Dandy Warhols’un iyi zamanlarını andırıyorlar. Gene de bu kadar seneden sonra Neil Halstead önderliğinde gayet iyi bir geri dönüş olduğunu söylemeli. Etraftaki birçok synth-pop grubundan daha formda gözüküyorlar.

SERGİ


Mecmuaya uzun dönem sanat eleştirileri ve sergi değerlendirmeleriyle katkıda bulunmuş Lale Altunel’in kişisel sergisi “Masumlar”ı, 8-21 Haziran tarihleri arasında Halka Sanat’ta gezebilirsiniz. Serginin ana teması, hayvanların bugüne dek katlandıkları, bugünden sonra da katlanacakları çileyi hatırlatmayı, kutsiyetlerini ilan etmeyi amaçlıyor. Sergide yer alan çalışmalar; dini temsil biçimleri ile günümüzün bebek hatıra eşyalarını biraraya getiren sergi, ikona geleneğinin bir dil olarak kullanıldığı ahşap üstüne akrilik resimler, balmumu mulajlar ve yün örgü heykellerden oluşuyor. Çarşamba ve Pazar günleri 12:00-19:00 saatleri arasında açık olan Halka Sanat’ı diğer günler ziyaret etmek için randevu almak gerekiyor. directors@halkaartproject.net, 0216 550 29 90