3’Ü DE 3. SEZONUNDA 3 DİZİ
Utkan Çınar
Son 5 yılda, özellikle Netflix’in de gelişiyle, Amerikan dizi sektörünün çıkardığı ürün sayısı ortada. Her birimiz her yıl en az 5-6 diziyi takip ediyoruzdur. Aralarından iyisini bulmak zor. Geçen ay aynı anda başlayan 3 adet yapım gerçekten de televizyonun altın çağında yaşadığımızı kanıtladı. Hepsinin 3. sezonları olması da ayrı bir tesadüf. Better Call Saul ve Fargo’ya bir de 25 yıl aradan sonra 3. sezonuyla Twin Peaks eklenince yakından bakmanın fena olmayacağını düşündük. (YN: Bu yazı söz konusu diziler sezon finallerini yapmadan yazılmıştır. Finallerin harika veya berbat olmasından sorumlu tutulamaz.)
Better Call Saul:
Artık tarihin en iyilerinden olarak görülen
Breaking Bad’in (BB) yavrusu
Better Call Saul (BCS). İzlenme rakamlarına bakınca geçtiğimiz 2 sezon boyunca
BB’nin seviyesine ulaşamadığını görüyoruz. Bu aslında çok mantıksız. Vince Gilligan ve ekibinin önlerinde
Breaking Bad’den bir karakteri devam ettirmek gibi çok zor bir görev vardı ama umulduğundan da büyük başarıyla kalktılar altından. Bob Odenkirk’ün çok iyi bir performansla can verdiği Saul Goodman, burada James McGill olarak Walter White ayarında hatta daha boyutlu bir karakter olarak karşımızda. Görsel olarak da
BB’den aldığınız hazzı aynen almaya devam ediyorsunuz. İnsan daha ne ister? İlk iki sezonda
BCS’un kendini, Mike Ehrmentraut ve biraz da Tuco dışında BB’den uzak tutması mantıklı bir seçimdi. Ana damarını adalet algısı üzerinden kurarak çok iyi noktalara vardı. 3. sezon ise
BB’de de çok büyük yer tutan Gus Fring’in katılımıyla
BB hayranlarına bir çağrı yaptı sanki. Bu çağrı belki önceden kararlaştırılmış bir şeydi ve beklenendi. Ama McGill ve ağabeyinin hikâyesi çok güçlü gidiyordu ve sürekli arada baskın çıkan Fring ve Ehrmentraut hikâyesi onun ritmini kaybetmesine yol açtı. Şöyle yapmalılardı demek kolay değil tabii ama bu ritim kaybı nedeniyle 3. sezonun şimdilik en zayıf sezonu olduğunu söylemek lazım. Gene de bu,
BCS’un televizyonlardaki en başarılı dizilerden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
BB nostaljisine fazla düşmediği sürece tavanı da yüksek olacaktır.
Fargo:
Bu sene
Legion’la gene hedefi vuran Noah Hawley’nin ilk göz ağrısı
Fargo, 2 yıl aradan sonra yeni bir hikâyeyle karşımıza çıktı. İlk sezon kendi başına Coen Kardeşler’in unutulmaz eserinin bir cover’ıydıysa, 2. sezon Hawley’nin aynı evrende yarattığı kendi özgün işiydi. Bana sorarsanız
Stranger Things’den daha iyiydi. Bu iki sezondan sonra Hawley bırakabilirdi ve kimse de bir şey demezdi ama o 3. sezona devam etme kararını vererek büyük risk aldı. İyi ki de almış diyebiliyoruz. Son yıllarda oyunculuk itibarı çok da güçlü olmayan Ewan McGregor’un nokta atışı olarak başrol(ler)e alınması doğru seçim. McGregor
Big Fish’ten de hatırlanacağı gibi hafif duygulu, saf ve iyi adam rollerinde her zaman daha iyi performans veriyor. Tek boyutlu bu oyuncuyu doğru yerlerde kullanabilirseniz iyi sonuç alabiliyorsunuz.
The Leftovers’da yıldızı parlayan Carrie Coon ve tabii ki bu sezonun gerçek yıldızı David Thewlis’i de anmalı. Mike Leigh’nin başyapıtı
Naked’le tanıdığımız Thewlis’in çok iyi bir iş çıkardığını ve ödül sezonunda adının geçeceğini düşünebiliriz. İlk sezondaki Billy Bob Thornton’un Lorne Malvo’sunun harbici devamı.
Fargo üç sezondur güzel hikâyelerle mirasının hakkını veriyor. Hawley bir sonraki projesinde Kurt Vonnegut’un
Cat’s Cradle’ını uyarlayacak. Vonnegut uyarlamaları şu ana kadar pek başarılı olmadı ama kitabı ve Hawley’nin CV’sini düşününce heyecanlanmamak elde değil.
Twin Peaks:
Başlamasından önce yapılan kısa belgesellerde ilk iki sezonun yayınlandığı dönemde insanların “Katil kim?” sorusuyla heyecanla toplu izleme seansları yaptıklarından bahsediliyordu. Belki çok daha sonra, yani mirası netleştikten sonra izlediğim içindir ki
Twin Peaks’i hiç de katilin kim olduğunu merak ettiren bir dedektiflik dizisi olarak görmedim. Yeni sezonla ilgili eleştirileri gördükçe de şaşırmaya devam ediyorum. Böyle bir beklentiyle izleyenlerin hayal kırıklığına uğrayabileceğinden bahsediliyor. Yani kardeşim siz hangi Lynch filmini “katil kim?”, “kavuşabilecekler mi?” gibi “ne olacak?” sorularıyla izlediniz? Böyle bir beklenti tabii ki anlamsız. Yeni sezonun öncekilerden çok daha fazla sürreel bir atmosfere sahip olması makuldu zaten. İzlediğimiz ilk 4 bölümde aslen Dale Cooper’ın dünyaya geri dönme hikâyesini izledik, ki bu hikâyenin New York ayağı kendi başına bir korku-gerilim filmi olma niteliğine sahipti. Lynch televizyon dünyasında kimsenin yapamayacağı şeyleri yapabilme hakkına ve özgürlüğüne sahip. O da bizleri şaşırtmayarak bunu yapıyor. Kanımca şimdiden ilk iki sezon gibi kült olma potansiyeline sahip. Kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Bu arada önceki sezonları izlememiş veya hatırlamayanlar için de çok da bir dert olduğunu düşünmüyorum. Konuyu veya senaryoyu takip etmeye çalışmaktansa kendinizi Lynch’in hipnotik dünyasına bırakın.
khgv@hotmail.com