BU AY BİRAZ DALDAN DALA


Murat Kızılca

--spoiler içerir--

*** Geçenlerde Mine (2016) isimli bir savaş-gerilim filmi izledim. ABD/İspanya/İtalya ortak yapımı filmin yönetmenliğini iki İtalyan üstlenmiş: Fabio Guaglione ve Fabio Resinaro. Neresi olduğu belirtilmeyen ama herhangi bir Ortadoğu ya da Kuzey Afrika ülkesi olması muhtemel yerde görevli iki Amerikan askeri, çölün ortasındaki bir kayalıkta kim bilir kaç gündür pusuya yatmış, olası kurbanlarını beklemektedir. Filmin hemen başında vuku bulan başarısız suikast girişiminden sonra iki asker yaya olarak kaçmaya başlar. Birtakım aksilikler ikilinin bölgeden tahliyesini engeller ve uzun süreceği anlaşılan yürüyüş devam eder. Bu sırada askerlerden biri mayına basar ve bir “klik” sesi duyulur. Hollywood filmlerinin bize öğrettiğine göre mayın ancak asker ayağını kaldırdığında patlayacaktır ve o zamana kadar dilediğiniz tarafa coşan bir dramatik çatı kurmanız serbesttir. Peki, gerçekte böyle midir?

Hollywood’un uydurduğu ve gerçek hayatta karşılığı olmayan, bir de üstüne üstlük birçoğu sıkça kullanılan birer klişe haline gelmiş o kadar çok şey var ki. Sanırım en sinir bozucusu da bu mayın mevzuu. Zaten kahrolası mayının varlık sebebi, üzerine gelen herhangi bir baskı sonucu devrenin tamamlanması ve ateşleyicinin devreye girerek ucuna bağlı patlayıcı maddeleri infilak ettirmesiyle olası en büyük zararı verip ani bir şok etkisi yaratmaktır. Hollywood usulü bir mayın tasarlayarak, kurbanın kurtulmasına müsaade edecek bir zaman aralığı yaratmanın kahrolası savaş kuralları içerisinde hiçbir mantığı yok. Zaten bu tip mayınlara da biraz da alaycı bir edayla HSE mayınları diyorlar: Hollywood Special Effects (Hollywood Özel Efektleri) mayınları.

Mine ise olayı biraz abartmış ve filmin bütün dramatik çatısını bu sahtelik üzerine kurmuş. Dolayısıyla ortaya Buried (2010) misali tek mekânda geçen bir film çıkmış. Kendilerine (jenerikte belirtildiği üzere) Fabio&Fabio diyen yönetmenler, muhtemelen birilerinin ilgisini çekebilmek için tek mekân şov yapmaya çalışmışlar ancak ne kadar başarılı oldukları tartışma götürür. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama kaynak sinema kitaplarından birinde, bu HSE mayını mevzuunu ilk olarak Amerikalı bir senaristin üzerinde çalıştığı bir savaş filmi senaryosunun bir yerine tansiyonu yükseltecek gerilimli bir an düşünürken uydurduğundan, bu sahnenin filmde kullanıldığından ve seyirciden beklenen reaksiyon alınınca da sonraki filmlerde kullanılmaya devam ettiğinden bahsediliyordu.

*** Ceylan Özgün Özçelik’in yazıp yönettiği Kaygı 12 Mayıs’ta gösterime girdi. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren Kaygı; titiz görüntü yönetimi, özellikle Hasret’in evinin içinde geçen sahnelerdeki boğucu atmosferi bütün ağırlığıyla seyirciye aktarabilmesi ve yerinde tespitleri ile dikkat çekiyor. Hasret’in işten eve dönüşlerini resmeden “Jarmusch-vari” sahnelerin arka planında yer alan detayların vuruculuğuna ayrıca bayıldım. Ama bir sahne var ki asıl amacının dışındaki işlevselliğine de hayran olduğumu belirtmek isterim. Hasret evinde otururken bir sigara yakmak ister ve muhtemelen gazı biraz fazla açık kalmış çakmağı çaktığında parlayan alevden ürkerek çakmağı elinden fırlatır. Akabinde de elindeki sigarayı. Ve (eğer yanılmıyorsam) film boyunca da (en azından şahit olduğumuz sahnelerde) bir daha sigara içmez. Filmi izleyenler Hasret’in alevden neden ürktüğünü anlayacaktır elbette. Ama bu sahne, “sigara içen adamlar/kadınlar”ın hükümranlığındaki, gereksiz (ve anlamsız) derecede kağnı hızlı minimal filmlere isyan gibi de olmamış mı?

*** Son olarak iki adet kısa film önermek istiyorum. Yönetmenlerin ikisi de Meksikalı ve ikisi de Oscar ödüllü yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu ile direkt bağlantılı. Rodrigo Prieto, Inarritu’nun yönettiği Amores Perros (2000), 21 Grams (2003), Babel (2006) ve Biutiful (2010) gibi filmlerin yanı sıra Oscar adayı olduğu Brokeback Mountain (2005) ve Silence (2016) gibi filmlerin de görüntü yönetmenliğini üstlendi. Bütün bu yoğun çalışmanın arasına 2013 tarihinde Likeness isimli ilk ve şimdilik tek kısasını sıkıştırmayı başardı. Yeme bozukluğuna vurgu yapan kısa, özellikle ergenlerde sıkça görülen dış görünüş takıntısı, beğenilme arzusu ya da sistemin dayattığı ideal vücut ölçülerine sahip olma saplantısı hakkında, çarpıcı sahneler eşliğinde önemli laflar ediyor. Konu ile ilgili birtakım istatistiki bilgiler verelim ki durumun vahameti biraz daha netleşsin. Sadece ABD’de 8 milyon kişi yeme bozukluğundan muzdarip. Her on kadından sekizi kendi görüntüsünden memnun değil. 17 yaşındaki kızların %78’i vücutlarıyla barışık değil. 10 yaşındaki kızların %80’i en az bir kere diyet yapmayı denemiş. Günümüzde ideal incelik olarak gösterilen beden ölçülerine kadın nüfusunun sadece %5’i ulaşabiliyor. Dünya üzerindeki kadınların sadece %4’ü kendilerini “güzel” olarak tanımlıyor.

Guillermo Arriaga ise yine Inarritu’nun yönettiği Amores Perros (2000), 21 Grams (2003) ve Babel (2006) gibi filmlerin senaryosunu yazdı. O da 2013 tarihinde Broken Night isminde bir kısa yönetti. Bir anne ile küçük kızının arabayla seyahat ettikleri ıssız bir yolda başlarından geçenleri anlatan kısanın kapanış jeneriği, “Ya şimdi burada n’oldu?” sorusuyla boğuşması muhtemel seyirciler açısından bir hayli önemli: oyuncular kısmında, hemen başlarda sadece kısa bir anlığına görülen ceylanın karşısında “jane doe” (kimliği belirsiz kadın) yazıyor. Bu arada Arriaga,“yönetmenlik” söz konusu olduğunda meslektaşına göre biraz daha idmanlı; 1997-2015 yılları arasında tam 5 tane kısası ve 2008 tarihli bir uzun metrajı var, ayrıca 2014 tarihli iki ayrı antolojide de yer aldı.

Adı geçen her iki kısayı da internet üzerinden izlemeniz mümkün. Kısa film, uzun metraja geçmek için bir basamak mıdır gibi saçma sorulara verilmiş daha güzel yanıtlar olamaz. mkizilca@gmail.com