PAUL WELLER: ŞANSLI


Utkan Çınar

25 Mayıs’ta 59 yaşına giren, 8 çocuk babası Paul “Modfather” Weller, 40 yılı hafiften aşan ve çok genç yaşlarda başladığı kariyerinde önce The Jam, ardından Style Council ile Britanyalı pop müziğin en güzel örneklerini verdi. 1990’larda başlayan solo kariyeri ise bambaşka bir yolculuk olmaya devam ediyor. Son ve 13. solo albümü A Kind Revolution’ın ışığında, The Jam ve Style Council günlerine selam çakıp solo kariyerine odaklanacağız.

Paul Weller’ın en, en sevdiğiniz müzisyen olması zordur. Bir kere fazla mükemmel gözükür, bu yüzden de biraz soğuktur. İki müthiş kuşak arası doğduğu içindir belki de bu biraz. 40 yıllık kariyerinde şöhretin şamarını yememiş gibi gözükür. Çok düzgündür. Pop, rock, funk, caz, punk, psych gayet iyi kotarmıştır. Sesi, tipi bozulmaz. Her albümü eleştirmenlerden iyi notlar alır hep. Zordur böylesini sevmek. Şaka bir yana Weller müzikten çakmaya başladığımdan beri hep etrafta oldu. Düzenli olarak albümler yayınladı, harika cover’lar ve canlı perfrormanslara imza attı. Bu kadar istikrarlısını düşünsem de kolay bulamıyorum.

Weller, The Jam ile “In the Crowd”, “That’s Entertainment”, “A Town Called Malice” sapına kadar İngiliz hit’lerle üne kavuşurken daha 20 yaşlarının başındaydı. Mod kültürü, punk ve hafifinden soul, r&b ve pop karışımı sound’ları yansıtırken o yaşlar için fazla iyiydi. Arctic Monkeys’in ilk zamanları referansı verilebilir burada. The Jam’in müziği yorulduğunda Weller gayet tatmin olabilirdi. Ama o ne yaptı? Gayet eklektik, dört başı mamur bir ‘80’ler pop grubu olan Style Council’i kurdu. Amerikan R&B’si burada ana aktörken her yerden gelen soslarla özgünlüğünü kazandı. Hakikaten de bu grup neden yeteri kadar popüler değil ülkemizde pek şaşırırım. O dönem SC videolarına baktığınızda gene sert bakışlı, ciddi bir Weller görürürüz. Şarkıların havasıyla oluşturduğu tezat, kendini satmayan tarzı da harikadır.

Bu iki gayet başarılı grubun ardından solo hayatına atılan Weller, hiç hız kesmeden hiç de fena olmayan ilk solo albümünü 1992’de yayınladı. Ama herhalde bana yakın kuşağın da onunla tanışması Wild Wood albümüyle oldu. 1994 tarihli çalışma halen de Weller’ın en iyi işlerinden biri olarak anılmakta. Hem albümle aynı adı taşıyan şarkı (bir de Portishead remix’i tabii) hem de Weller’ın dönemin ruhuna uygun şekilde gitarlara yüklenmesi onu manalı kılmaya devam ediyordu. Ardından gelen ve Brit pop’un zafer yıllarında yayınladığı Dr John’dan “Walked on Gilded Splinters” ve herhalde memlekette en tanınan Weller şarkısı “You Do Something To Me”li Stanley Road ve ardından gelen Heavy Soul’la tamamlanan üçleme (bu “üçleme” sözü yazara aittir) Weller’ın en verimli solo dönemidir. Bana “Lennon o yıllarda yaşasaydı nasıl müzik yapardı?”nın bir cevabı gibi gelmiştir.

2000’lerdeki albümleri de çok alkış almasa da hep kalburüstüydü. Biraz rölantide gittiği Heliocentric ve Illumination’dan sonra gelen “All Along The Watchtower”, “Hercules” gibi şık yorumlarla dolu cover albümü Studio 150; ham ve kuru bir rock’n’ roll albümü olan As is Now; ‘60’lar güzellemeli kısa şarkılarla dolu Wake Up the Nation; tangolu, Style Council-vari soul tatta işlerle 22 Dreams çok sürprizli olmayan ama dinamik ve keyifli çalışmalardı. Weller’ın 2008’deki 22 Dreams’den beri de her albümü eleştirmenler tarafından yere göğe konulamadı, ki bunun biraz Weller sert bakışlarının ve sivri dilinin korkusundan kaynaklandığını söyleyebilir miyiz acaba?

2012’deki Sonik Kicks ile “asıl” deneysel çağına girdi Weller. O zamana kadar çok yüz vermediği elektronikler ve psych-rock etkili şarkılar yeni bir şey denemenin yaşı olmadığını gösteriyordu. Graham Coxon, Noel Gallagher, Aziz Ibrahim gibi Brit pop gitarcıları da şenlendiriyordu albümü. Pek sevilse de müzik basını tarafından, kanımca bir araştırma-geliştirme çalışmasıydı bu. 2015’teki Saturns Pattern bu yaklaşımın daha oturmuş bir ürünü oldu. The Future Sound of London’la da takıldığı albümde Weller’ın özgün sound’unu elektronik, ambient atmosferiyle daha da hakkıyla birleştirdiğini gördük. Son albümü A Kind Revolution için bu gidişatın devamı veya sonu demek çok anlamlı olmaz. Sofistike bir albüm olduğu kesin. Weller tüm külliyatına bakarken farklı dönemlerindeki sound’unu şu andaki serbestisiyle yorumluyor. Bol yüksek gitarlı şarkılar, ‘90’ları hatırlatan “Long Long Road”, psych-funk, Boy George vokalli “One Tear”, Bowie-esque “Nova”, Robert Wyatt’ın hem vokal hem trompetle eşlik ettiği “She Moves with the Fayre”; her şey var. Steve Craddock da var. Ocean Colour Scene’in gitaristi (“The Riverboat Song”un unutulmaz riff’inin sahibi) Craddock ‘90’ların ortalarından beri Weller’ın en büyük yardımcısı. Albümde Weller’ın vokali her zamanki gibi çok iyi. Gitarı da günümüzde hâlâ manalı kullanabilmesi de hayranlık uyandırıcı. Ayrıca albümün özel sürümünde şarkıların enstrümental halleri ve hiç de fena olmayan remix’leri de bulunmakta.

Weller’ın İşçi Partisi sempatisine de vurgu yapmalı. Aynı Alex Ferguson gibi eski tip İngiliz sosyalisti diyebiliriz belki ona. ‘80’lerde Thatcher’ın muhafazakâr, neo-liberal baskı rejimine karşı Billy Bragg’in başlattığı Red Wedge (Thatcher’a karşı rock ya da gençleri İşçi Partisi’nin politikalarından haberdar etme kolektifi diyebiliriz kısaca) hareketinin The Communards’tan Jimmy Summerville ile birlikte en büyük itici gücüydü. Geçen yılın sonunda Robert Wyatt ve John Martyn ile çalışmalarından tanıdığımız efsane kontrbasçı Danny Thompson ile günümüzün İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e destek konserleri verdi. Bu konserleri “Artık gücü elit kesimin elinden alıp halka vermenin zamanı geldi,” diye anlatıyordu. Sivri dilinden yıllar boyunca akranları Sting, Bono gibiler de pek kurtulamamıştır. Özellikle Bono için dediği “Bono’nun Papa’ya dönüşme hadisesi ne s.kimdir? Sözde-Amerikan b.k yemesi” lafına zamanında bayağı güldüğümü söylemeliyim. Bolca da konser albümü yayınlamıştır Weller. Days of Speed ve Catch Flame güzel örnekleri. Ayrıca 2006’da Açıkhava’daki konseri de memleket sınırları içinde izlediğim en iyilerden biriydi.

Oasis’le sıklıkla takılması da endamını bozmaz :) YouTube’daki binlerce videosuna baktığınızda bir kere bile şık veya kuul olmadığını göremezsiniz. Bu kadar uzun zamandır aralıksız albüm yapmasına rağmen hiçbir zaman kendi karikatürüne dönüşmemiş bir isim. Bana sorarsanız onun Style Council ve ‘90’lardaki işlerini severim en çok. Ama son yıllardaki deneysel çalışmaları da güzel şarkılar veriyor bize. Daha görece genç sayılır. Beklentimiz yüksek hâlâ.

Paul Weller Playlist
.Will It Go Round in Circles
.Brand New Start
.Up in the Suze’s Room
.Bring Back the Funk (Part 1 & 2)
.One Bright Star
.Wishing on a Star
.Pick It Up
.The Weaver
.Dragonfly
.This is No Time (Live) khgv@hotmail.com