ARZUYU KANATAN HAZ


Mahnov
Hedonizm mevzuu açıldı mı, sadece bilginin değil, hazzın da arkeolojisini yapan Foucault’yu anmadan olmaz. Özellikle Cinselliğin Tarihi’nde dile getirdiklerinden bahsediyorum: Haz kavramı, Foucault’nun iktidarın 3 tekniğine eklediği “Kendilik teknolojisi” kavramsallaştırmasında önemli bir rol oynar.

Cinselliğin Tarihi’nde ikinci cilt, yani “Hazların Kullanımı”, özellikle bu mevzu üzerine kuruludur. Ancak bu ciltte Foucault özellikle, MÖ 4. yüzyılda klasik Yunan kültüründe cinselliğin, zamanın felsefeci ve doktorları tarafından nasıl sorunsallaştırıldığına bakar. İki erkek arasındaki ilişki o dönem normalize edilmekte, norm sayılmaktadır. Erkeklerden biri bu iş için “uygun” olduğu sürece! Normdan sapış olarak değerlendirilen ise, yüksek konumdaki iki erkeğin, mesela iki komutanın “aşk” yaşamasıdır. Bu ilişki durumu da, bir boyun eğmeyi imlediği için Foucault’yu daha sonradan boyun-eğdirici1 cinsellik pratiklerini incelemeye yöneltir.

Hazların kullanımı, hazların ekonomisi, daha sonra queer ve feminist kuramda da kendine geniş yer bulacaktır. Cinselliğin bir siyasal tertibat olarak iktidarla ilişkisinin karmaşıklığı, üzerine tekrardan düşünülmesini doğallıkla gerektiriyor: “Haz ve iktidar birbirini iptal etmez, birbirine sırtını dönmez, aksine birbirini güçlendirir ve birbirleriyle örtüşür.”2

Tabii Foucault demişken Deleuze’u anmamak olmaz. Arzu’yu felsefesinde merkezi bir konuma koyan Gilles hocamız, bu konuda dikkatlidir. Tam olarak şunları söyler: “Hazza herhangi olumlu değer atfedemem. Haz benim için yalnızca arzunun içkin, dünyasal akışında bir kesintiyi ifade eder. Katmanlanma ve organizasyonun yanındadır. Haz benim için ‘içinde bireyin kendini tekrar bulduğu’ bir süreç, bir yeniden-yerliyurtlulaşmadır.”3

Görüldüğü gibi bu konuda aralarında pivotal bir fark mevcut, ikisinin de felsefesini anlamak için önemli bir rol oynuyor. Hatta Deleuze şu ilginç satırları da yazmıştır:
“Michel’in Sade’a, benim Masoch’a belli bir önem atfetmemize şaşırmamak lazım. Tabii bu Michel’in sadist, benim de mazoşist olduğumuz anlamına gelmiyor. Olsaydı iyi olurdu!4 Ama doğru değil. Masoch’da beni ilgilendiren acı değil, fakat hazzın, arzunun olumsallığını ve onun içkinlik düzleminin kuruluşunu kesintiye, hatta sarsıntıya uğratmasıdır. (Ya da başka bir şekilde demek gerekirse, eskinin mesafeli aşklarında olduğu gibi, içkinlik düzleminin kuruluşunun veya organsız bedenlerin arzulayışının noksansız olduğu, ancak kendini, arzulama sürecini aksatacak herhangi bir hazza dayalı eylemden mümkün mertebe uzak tutmasında olduğu gibi. Arzu, benim için, yoksunluğun kanununa ve hazzın normuna bağlıdır.)”5

Deleuze için arzunun akışı, hazların kullanımıyla ancak kesintiye uğruyor! Hatta burada sıkça alıntıladığım makalesinde şöyle demekte kendisi: “Son gördüğümde Michel bana tüm sempatisiyle şunu dedi: Arzu kelimesine katlanamıyorum, başka bir şekilde kullansan bile, arzunun noksan olanı ve baskıcı hipotezi çağrıştırmasından kaçınamıyorum.”

Tabii burada Foucault’nun Freudyen baskıcı hipoteze olan düşmanlığını anımsamakta fayda var. Hatta felsefesinin önemli bir kısmı bunun üzerine kuruludur. Tabii Deleuze’un da arzu ve noksan ilişkisi üzerinden Lacan ve tüm psikanalitik camiaya -ardından Žižek gibilerine de tabii- bayrak açtığını görmek gerek. Burada şaşırtıcı olan, psikanalize karşı şizoanalizi öneren ve aynı derecede bu camiaya düşman Deleuze ile bu kadar zıt noktalara düşmüş olmaları.

Neyse, Deleuze da Foucault’ya şunu diyor: “Ben de haz kelimesine katlanamıyorum. Benim için arzu, noksan içermez. (Žižek burada zıplar! Aslında Deleuze’a ciddi takıktır, hatta ona karşı Bedensiz Organlar diye bir kitap bile yazmıştır!) Ya da doğallıkla bize verilmiş değildir, genesis’i, belli bir yapısı olan bir şey değildir. İşlevsel heterojen elemanların bileşkesinin bir parçasıdır, bir süreçtir, ‘hissediş’e karşın ‘duygulanım’dır.”

Görülüyor ki Deleuze burada “feeling”e karşı “affect” yani “duygulanım”ı öne sürerek, Spinozacı köklerini ortaya sürüyor. İyi de yapıyor. Bu minvalde daha fazla bilgi edinmek isteyen için, affect’in işleyişi ile ilgili merhum Ulus Baker’in “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği” makalesini şiddetle öneririm. Hâlâ dönüp dönüp okuduğum bir klasiktir.6

Ve son olarak, her ne kadar burada çok yüzeysel ele alınmış olsa da, bu tür merkezi ayrımların gösterilmesinin bu filozofların anlaşılmasında önemli olduğunu düşünüyorum. Ulus’un, Deleuze’un “mesafeli aşk” diye çevirdiğim “courtly love” kavramını çağrıştıran şu sözleriyle bitirelim. Aşkın Diyalektiği’nden gelsin: “Spinoza, üç yüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud’dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi... Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yok eden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz.”

1. Subjugative
2. Cinselliğin Tarihi Cilt 1
3. Re-territorialisation
4. Burada gülümsememek elde değil :)
5. http://1libertaire.free.fr/DeleuzeFoucault02.html
6. http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=8,81,0,0,1,0“

mahnoyev@yahoo.com