Gerçek Suçlu Kim? Amanda Knox


Murat Kızılca

Spoiler içerir

“Google’a Amanda Knox yazdığınızda 7,1 milyon sonuç çıkıyor,” diye bir bilgi veriliyor belgeselin hemen başlarında. Merak edip arattım; 14,9 milyon sonuç çıktı. Çıkan sonuçların ikiye katlanmasının nedenlerinden biri de sanırım 30 Eylül’den itibaren Netflix’te gösterilmeye başlayan belgeselin isminin de Amanda Knox olması.
 
Önce belgesele konu olan cinayetten bahsedelim. 21 yaşındaki Meredith Kercher isimli İngiliz vatandaşı üniversite öğrencisi, 1 Kasım 2007’de İtalya’nın Perugia kentinde yaşadığı evde, boğazı kesilmiş bir halde ölü bulundu. Polis, Meredith’in ev arkadaşı Amerikan vatandaşı üniversite öğrencisi Amanda Knox ile Amanda’nın erkek arkadaşı Raffaele Sollecito’yu suçladı. Bu arada evde parmak izleri bulunan 20 yaşındaki Fildişi Sahilleri asıllı siyahi genç Rudy Guede de aynı suçlamadan yargılanmaya başladı. Yapılan otopsi sonucu vücudunda çeşitli ezikler ve kesikler bulunan maktulün cinsel bir saldırı sırasında öldüğü anlaşıldı. Başsavcı Giuliano Mignini, elinde yeterince kuvvetli delil bulunmamasına rağmen, adı geçen üçlünün cinayeti beraber işlediğine kanaat getirdi ve dava başladı. Guede’nin avukatı, (belgeselde verdiği beyanata göre) müvekkilinin şansını artırmak için ayrı bir davada yargılanma talebinde bulundu. Sicilinde zorla eve girme ve hırsızlık gibi suçlar bulunan Guede’nin davası hızlı bir şekilde sonuçlandı ve Guede, cinayet suçundan 16 yıla mahkûm oldu. Amanda ile Raffaele’nin davası ise daha uzun sürdü.
 
Cinayet davasına dâhil olan isimlerden Amanda Knox, Raffaele Sollecito, başsavcı Giuliano Mignini, davanın haberlerini yapan İngiliz gazeteci Nick Pisa ve Guede’nin avukatı Valter Biscotti’nin yaşananları kendi görüş açılarından anlattıkları kısımlar, belgeselde önemli bir yer kaplıyor. Bu konuşmaların yanı sıra dava sürecinde kullanılan haber görüntüleri, gazete kupürleri, polis kayıtları ve röportajlar gibi arşiv görüntüleri de veriliyor. Amerikalı sinemacılar Rod Blackhurst ve Brian McGinn’in beraber yönettiği belgesel, adalet sisteminin nasıl çalıştığına (ya da belki de çalışmadığına), basının insanların hayatlarına mal olabilecek olayları nasıl sunduğuna ve en sonunda da davayı basından veya benzer medya araçlarından takip edenlerin nasıl tepkiler verdiklerine dikkat çekiyor.
 
Açıkçası belgeseli “Amanda’nın cinayet ile ilgisi var mı” ya da “acaba masum mu” gibi sorulara derman olsun diye izlemedim. Zaten belgesel de (çok tarafsız olmasa bile) bu sorulara cevap aramıyor. Amanda ve Raffaele, tahmin edileceği gibi masum oldukları yönünde açıklamalar yapıyorlar. Guede’nin avukatı ise amiyane tabirle saçma sapan konuşuyor. Beni en çok dehşete düşüren şey ise başsavcı Mignini’nin ve gazeteci Pisa’nın, burunlarından kıl aldırmadan yaptıkları açıklamalar oldu.Son yıllarda iyice moda olan ve televizyonlarda bir dönem bir hayli popüler olan “reality-show”ların açtığı damardan ilerlediğini düşündüğüm “docu-drama”lar vasıtasıyla adalet sisteminin çalışma düzeneğindeki aksaklıklar (ya da saçmalıklar) en ince ayrıntısına kadar ortaya serildi. Örneğin Making a Murderer (2015) ile suçsuz olma ihtimali yüksek birinin önce tecavüz daha sonra da cinayet suçlamasıyla boş yere senelerce hapis yatabileceğini, The Jinx (2015) ile eğer bir katilin yeterli parası varsa öldürdüğü kişiyi kıtır kıtır kesip parçalara ayırsa bile beraat edebileceğini görmüştük. Amanda Knox’un başına gelenlerin bir benzerini ise İngiliz kurmaca polisiye dizisi Criminal Justice’ın (2008) ilk sezonunda izlemiştik. (Sinemadaki “remake” geleneğini dizilerde de sürdüren ABD televizyon kanallarından HBO, içinde bulunduğumuz 2016 senesi içerisinde bu dizinin yeniden çevrimi olan The Night Of ile büyük sükse yaptı.) Şunu açık ve net bir şekilde söyleyebiliriz sanırım: artık dünyanın hiçbir ülkesinde polis, eğer adli vaka ayan beyan ortada değilse, gerçek suçlunun peşine düşmüyor. Bunun yerine, yakaladığı ilk şüpheli üzerinden suçlama yapabilmek için kitaba uygun bir dava dosyası oluşturmaya uğraşıyor. Sanırım o dizilerden ve romanlardan alıştığımız, gerçek suçlunun peşine düşen dedektif modeli, eski tarihli polisiye eserlerde kaldı. Çünkü günümüz için artık çok demode kalmış bir kavram haline geldi ne yazık ki. Criminal Justice’ta (ya da The Night Of’da), yakaladığı şüphelinin dava dosyası üzerine yoğunlaşan dedektifin, diğer alternatifler üzerinde durmaya vakti olmadığı gösteriliyor. Amanda Knox davasında da benzer bir durum söz konusu. Başsavcı Mignini, konuşmaları arasında Sherlock Holmes’a olan hayranlığından bahsediyor. İlgisizmiş gibi görünen detaylardan ipuçları çıkaran Holmes gibi, Meredith’in cesedinin üzeri örtülü bulunmasından hareket ederek cinayet sırasında muhakkak bir kadının olay yerinde bulunduğuna inanıyor, çünkü ona göre bir erkek asla bir cesedin üzerini örtmezmiş. Buna benzer garip varsayımlarla hareket eden Mignini, Amanda ve Raffaele’nin de cinayete dahil olduğunu düşünüyor ve her ikisinin de ceza alması için bir dava dosyası hazırlamaya girişiyor.
 
Ve gelelim olayın en korkunç ayağına: basın. İngiliz gazeteci Nick Pisa, maktulün İngiliz vatandaşı olması nedeniyle Perugia’ya geliyor ve çalıştığı gazete için haber yapmaya başlıyor. Fakat Pisa da gerçekler yerine gazete okurlarının ilgisini çekebileceğini düşündüğü haberler üretmenin peşine düşüyor. Baş sayfada yer aldığı ilk günü hâlâ unutamayan Pisa, o günden sonra yaptığı sansasyonel (ama birçoğu gerçek ya da etik olmayan) haberlerle birçok defa aynı gururu yaşıyor. Burada aklıma hemen Henning Mankell’in Pekin’den Gelen Adam isimli romanındaki çarpıcı cümlelerinden biri geliyor: “İnsanlar gerçekleri yazmaz, okumak istediğinizi düşündükleri şeyleri yazar.” Hemen ardından da Sepultura’nın “Propaganda” isimli şarkısından bir satır: “Don't believe what you read” (Okuduğunuza inanmayın).
 
2007 yılında işlenen bir cinayet sonrasında gelişen olayları birinci elden tanıklıklarla vermeye çalışan belgesel, kolluk kuvvetlerinin, adalet sisteminin ve basının çalışma düzeneğine ait ilgi çekici detaylar barındırıyor. Ama tabii ki hepsinin en korkuncu, olayların tam göbeğinde bulunan Amanda Knox’un şu sözlerinde gizli: “Bir tarafta masum olduğuma inananlar var, diğer tarafta da suçlu olduğuma inananlar. İkisinin arası yok. Eğer suçluysam, bu benim hayatta en çok korkmanız gereken kişi olduğum anlamına geliyor. Çünkü suçum bariz değil. Ama öte yandan, eğer masumsam, bu herkesin korunmasız olduğu anlamına geliyor ki bu herkesin kâbusudur. Ben ya kuzu postuna bürünmüş bir psikopatım ya da sizlerden biriyim.” mkizilca@gmail.com