Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


Jakuzi – Fantezi Müzik – Domuz Records
Kutay Soyocak ilginç biri. Tanıyanlar ne demek istediğimi bilir zaten de, esas ilginçliği sürekli şaşırtan, ilerleyen, takdir edilesi müzikal yolculuğu. Pek benzeri yok bu anlamda. Utku Öğüt ile çalıştığı bir önceki albüm Ulu’da Peygamber Vitesi’nin sound’unu baştan aşağı yenilemiş ve şapka uçurmuştu. Bu sefer de yanına üstün yetenek tanımının bile becerilerini açıklamakta yetersiz kaldığı Taner Yücel’i alarak Jakuzi projesini arz etti. Fantezi Müzik, Taner’in taze firması Domuz Records’tan çıkan ikinci albüm. Ve dijitalin yanında sadece kaset formatında sürüme veriliyor.
 
Peygamber Vitesi’nin isimsiz ilk albümünde Kutay, Barlar Sokağı’ndan çıkmayan bir Kadıköylü değil de, East Village mekânlarını yalayıp yutmuş ve kendini CBGB sahnesine hazırlamış bir Manhattan’lı gibi zuhur etmişti. Tabii ki büyük bir heyecanla dinlemiş ve “Yerli Suicide’ımız oldu,” diye muştulamıştım. Bu benzetmeyi bile isteye yapıyorum çünkü New York sahnesinin proto-punk gruplarında olan poetika var Kutay’ın müziğinde. Sözler çok güçlü. Keza Ulu’da söz yazımı bahsini daha da geliştirirken, müziğini de tanımsızlaştırmış, yine New York’tan örnek vereceksek no-wave’e, art-rock’a ve elektronik altyapılarla new-wave’e dönüştürmüştü. Fantezi Müzik’te ise ‘80’lerdeyiz. ‘80’lerin synth sound’unun son yıllarda benliğimizi ele geçirişine nazire yapan Jakuzi’nin müziği iddialı bir atak. Bu iş böyle yapılır iddiası taşıyor. Tabii ilk albümden beridir yaptığım Suicide benzetmesi (ki synthpunk grubudur) yüzünden yüzüm gülüyor. Ama albümün adından, ilk klip parçası “Koca Bir Saçmalık”tan (tabii klibinden de) ve albümün görselleştirilme mantığından, kasti bir tuhaflığa maruz bırakıldığımızı fark ediyoruz. Sözler new-romantics’e bağlamış. Albümün adı synth müziğin pitch sayesinde ara sesler ve makamlara boğularak Türkiyelileştiği fantezi müziğe gönderme. Ama onların Duran Duran’ı, Spandau Ballet’i varsa bizim de Arif Susam’ımız var demiyor elbet. Synth sound’unu yalayıp yutmuş, krautrock’tan Gary Numan’a referanslarla paketlemiş bir müzik Jakuzi’ninki. Kapanışta Kutay’ın “Yine Aynı Şeyi Yaptım” (albümdeki favorim) demesi çok manidar. Hiçbir zaman aynı şeyi yap(a)mayan birinin müzikal zirvesi. Her seferinde zirveyi daha yükselterek aynı şeyi yapıyor.
 
Ülkü Aybala Sunat – Artiz Kahvesi – Kabak & Lin Records
“Jeff Buckley Şarkıları” projesinden tanıdığımız ve sesinin büyük hayranı olduğumuz Ülkü Aybala Sunat, sahnede ya da albüm kayıtlarında pek çok isme katkı verdikten sonra ilk albümünü yayınladı. “Jeff Buckley Şarkıları”nı yıllardır birlikte yürüttüğü Eylül Biçer’in aranjör ve prodüktör yer aldığı Artiz Kahvesi, her birini büyük beğeniyle takip ettiğimiz kalabalık sayılacak bir caz müzisyeni ekibiyle kaydedildiğinden ve Ülkü de ekseriyetle caz müzisyenleriyle çalıştığından, albümün bir caz albümü olacağına dair bir ön düşünce hasıl oluyor hiç dinlemeden. Ama öyle değil.
 Henüz albümün kartoneti elimize geçmediğinden, bir Edip Cansever şiiri dışında hangi sözü kim yazmış bilemiyorum. Eylül ve Ülkü’ye aitmiş tüm sözler. Ülkü’nün tertemiz sesinden dinleyince her söz içe işliyor öncelikle. Albümün müzikal çeşitliliği şaşırtıcı. Birkaç pasaj ve kompozisyondaki jazzy yaklaşımı hariç tutarsak, albümün ‘90’ların başında Amerikan alternatif rock’unun tüm janrlarını barındırdığını söyleyebiliriz. Americana, blues / folk / indie rock’un coğrafyalarını dolaşıyor müzisyenler. Ama Ülkü’nün yorumu hepsini özgünleştiriyor. Artiz Kahvesi iyi bir gitarist ile iyi bir vokalistin meşki olmuş. Bir ilk albüm için fazlasıyla önerme, fikir ve yorum içeriyor. Ayrıca bolca cesur deneme de cabası. Bu albüme sahip çıkmalı, böyle bir sesi herkese duyurmalıyız.
 

YAYIN

 
Kült filmleri ve sıra dışı düşünceleriyle tanıdığımız Werner Herzog’dan sıra dışı bir tecrübenin kitabı Buzda Yürüyüş. 20. yüzyılın en önemli sinema eleştirmenlerinden yakın arkadaşı Lotte Eisner’in Paris’te hasta yatağında ölmek üzere olduğu haberini alınca Herzog, Münih’ten Paris’e yürüyerek giderse Eisner’in ölmeyeceğine, iyileşeceğine dair çılgınca bir inanca kapılır. Bir sırt çantası ile çıktığı bu yolculukta köylerden, tarlalardan, dağ yollarından kar buz içinde geçerken karşılaştıklarını kendisine has üslubu ile kâğıda aktarır. Yolda gördüklerini anlatırken aslında yaşam, ölüm ve dünya hakkındaki düşüncelerini de okuyucuya kesik ama derin konuşmalarla anlatır. Herzog bu sıra dışı deneyimini kaleme alırken yayınlanacağını hiç düşünmemiş, bu müthiş deneyimi bize kadar ulaştıran Jaguar Kitaba da bin teşekkür.

FİLM

 
İngilizlerin umut vaat eden aktörlerinden Tom Hiddlesstone’u, sanırız ki yeni James Bond olarak hazırlıyorlar. En azından The Night Manager’ı izledikten sonra bu hisse kapılmamak mümkün değil. O yüzden bu aralar yaptığı filmleri o gözle görmemek de mümkün değil. Hiddlestone’un şu ana kadarki kariyerindeki en yüksek profil film diyebileceğimizHigh-Rise bir J.G. Ballard uyarlaması ve bu yüzden ilgiyi hak ediyor. Ayrıca yönetmen koltuğunda da gene son yılların ilgi çekici İngiliz yönetmenlerinden, Sightseers, Kill List gibi filmlerden tanıdığımız Ben Wheatley var. Ballard’ın 1975’te kaleme aldığı romandan adapte edilen yapım, sosyal statülerin değerli olduğu bir gökdelende (ki Türkçeye de Gökdelen olarak çevrildi kitap) baş gösteren sınıf çatışmasını ele alıyor. Jeremy Irons, Sienna Miller gibi isimler kadroda yer alıyor. 

DİZİ

Ana karakterin kadın polis olduğu dizilerin ayrı bir albenisi olduğunu söylemeli. Nordic-noir’ın en başarılı iki yapıtı Forbrydelsen (The Killing) ve Broen (The Bridge) böyleydi. BBC’nin 2014’te ilk sezonu yayınlanan ve Sarah Wainwright’ın yarattığı Happy Valley isimli dizisi de bu damardan başarılı bir yapım. Calder Vadisi’nde bir polis memuru olan, Dobra Catherine Cawood’un sezonluk davalarla baş etmesini izliyoruz. Sevimli bir kentte, standartlar üstü bir şiddete tanık olduğumuz yapım, ki bu konuda eleştriler de almışlar, düşük tonu ama klasik İngiliz havasıyla da iyi bir seyirlik olabilir. Başroldeki Sarah Lanchashire, kariyeri İngiltere’de televizyon oyunculuğuyla geçmiş başarılı bir isim. 2. sezonunu yeni kapatan dizi, 3. sezonunu da aldı. 

ALBÜM

 
Geçtiğimiz iki yılda 20. yıllarını kutlayan iki efsane albümlerini doyurucu eklerle tekrar yayınlayan Underworld bu kez 6 yıl aradan sonra yeni bir albümle karşımızda. Barbara Barbara, We Face A Shining Future! isimli 9. albümleri bolca tezahüratla karşılandı. Underworld’den bekleyebileceğiniz seviyede şarkılarla donatılmış albüm, gene de 20 yıl önceki hallerinden daha iyi veya ileride değil. O radikallik ve o heyecanı bu albümde yaşayamıyoruz. Ama bunun karşılığındaki olgunluk da anlaşılır olmakla birlikte dileklerimizi karşılamıyor. Hani neredeyse Karl Hyde’ın 2014’te Brian Eno ile yaptığı albümlerin daha iyi olduklarını söyleyebiliriz. Gene de Underworld’e saygımız sonsuz.
Ray LaMontagne’ın artık 10 yılı aşan bir kariyeri var. 2000’lerde Ethan Johns ile kotardığı 3 albümle dönemin yükselen şarkıcı / şarkıyazarı müzikleri furyasında kendine saygın bir yer edinmişti. Ruhlu sesi ve Van Morrison gibilerini hatırlatan, blues’a da selam çakan tarzıyla iyiydi. Ardından biraz düşüşe geçmişti ki 2014’te The Black Keys’den Dan Auerbach’ın katkısıyla Supernova’yı yayınladı. Uyumlarının iyi olmadığı hemen belli oluyordu. Şimdi ise, bu sefer başka önemli isim Jim James prodüktörlüğünde Ouroboros’u yayınladı. Auerbach’a göre daha iyi anlaştıkları söylenebilir. ‘70’ler klasik rock usülünde ama oldukça modern bir sound’la kotarılmış ve LaMontagne’ın külliyatında iyi bir yerde duracaktır. Ama James’in ağırlığı gereğinden fazla hissediliyor albümde. LaMontagne’ın daha iddiasız işlerle daha çok vokaline ve şarkı yazma yeteneğine dayalı albümler yapması daha makul olacaktır.
Takipte kaldığımız adamlardan Damien Jurado, folk damarından girdiği kariyerinde farklı alanlara evrilmeye devam ediyor. Son 20 yıldaki 12. albümü olan Visions of Us on the Land’de,  2012’de Maraqopa’yla giriştiği psikodelik tavırların zirvesine ulaşıyor. Kırılgan şarkılar artık kendine daha güvenli bir karaktere emanet etmiş kendini. Albümün bir önceki işi, 2014’teki Brothers and Sisters of the Eternal Sun ile melodik akrabalıkları da var. Güçlü ritimler, yüksek sound’un Jurado’nun artık kıvırabildiğini kanıtladığı öğeler. Synth bir balad bile var ama Jurado’nun “rock n’roll albümü” diyebiliriz buna. Uzun süre takip edip de evrilişi izlemekten keyif aldığımız adamlardan biri Jurado.

KONSER

 
I am the God of Hell Fire and I Bring You…” Bu girişi unutmak mümkün değil. 1968’deki “Fire” şarkısıyla üne kavuşan Arthur Brown, shock rock ve Heavy Metal’in atalarından biri olarak göstermek de yalan olmaz. Alice Cooper’dan Marilyn Manson’a onun etkilerini görmek mümkün. 73 yaşındaki efsane yılın en dikkat çekici konserlerinden birinde COOP’a konuk oluyor. ‘90’larda bir ara verdikten sonra, son yıllarda tekrar albüm sayısını çoğaltan Brown, 2013’te Zim Zam Zim’i yayınladı ve hâlâ ne kadar güçlü bir sese sahip olduğunu görmek harika. Malum nedenlerden bayağı kısır giden senenin ünlem işaretlerinden biri. 9 Nisan, Cumartesi – Coop / 22:00