MUKADDERAT


Nazlı Kalkan
Ceviz ağacından yapılma tahta bir defterin üzerini çizen kömürden kalemin sesi kulağımda yankılanıyordu. Şey, tam olarak bilemiyorum, baygın gibiydim, sanki cansız bir nesneydim. Fakat birisinin yazı yazdığını duyduğuma emindim, üzerine kömürün dokunduğu cevizin sesinden başka bir şeyin sesi olamazdı bu. Defter ve kalem o kadar saf o kadar ve doğaldılar ki; kim olduklarını, nerede yetiştiklerini, nasıl bir yoldan geçtiklerini seslerinden anlayabiliyordum. “Heyhat!” dedim kendi kendime, kömürden kalemin her vuruşunda çıkardığı sesiyle “ben kadim zamanlarda İran’da yetiştim,” diyen cevizin o zamanlarda, orada, ağacında nasıl durduğunu hayal ettim. Sonra tuhaf bir his hissettim, söze dökülemeyen bir şey hissettiniz mi hiç doktor? Anlık bir çakmak çakışı gibi bir şey. Her şeyi bir an hatırlar ve aynı o anda unutursunuz sanki. Sanki bir ağaçmışsınız da bir zamanlar, kökleriniz varmış gibi bir his. Köklerimin toprakla buluştuğu en uç kısmı geldi gözümün önüne bir an, sanki toprakla aramda hususi bir bağ varmış gibi. Daha neler! Sanki ben bir ceviz ağacıymışım bir zamanlar.
 
Artık o eski zamanların cevizlerinden hiç bahsedilmiyor, bahsedilse de nerede olduğu soruluyor. Cevizin hakikisinden soruyorlar, kimbilir nerelerdedir şimdi. Nasıl da lezzetlidir içi, nasıl da serttir kabuğu, hele kerestesi ne kadar da kıymetlidir. İlaçsız, gübresiz kendi halinde yetişmiş ceviz, organizmanın hediyesi, en hakikisinden, insan eli değmemiş! Hakiki ceviz! Ve hatta hakikatın kendisi. Şimdi hakikat de hakiki ceviz de bir muamma.
 
Neyse, bu saçma şeylerle kafanızı şişirdim. İşte böyle kafamın içinde konuşan sinir bozucu sesler ve düşünceler yüzünden uyuyamıyorum doktor. Aklım bir sese takılıyor, sonra ses konuşmaya başlıyor, sonra düşünüp duruyorum. Sanki bir şeyler duyuyor gibi oluyorum. Nasıl anlatsam? Sonra kayboluyor. Bu doğal bir durum değil diyorlar bana. Lakin size anlatmalıyım. Bazen kulağıma fısıldıyorlar, o kadar gerçek konuşuyorlar ki... Gerçek değil mi dersiniz? Yoksa gerçekten de yok mu o sesler? Benden başka kimse duymuyorsa, o zaman bu durum artık olmuyor mu? Bu anlatıcının zihni birazcık dağınık ancak toplantının ağır topları nihayetinde buradalar. Baylar Bayanlar! Hayatınızda görmediğiniz bir hilkat garibesini görmeye hazır olun! İşte bakın. Kafesin içinde bir nükleer felaketten etkilenmiş üçüncü kuşak bir koyun var. Bir gözü bir hayli büyük ve dışarı taşmış, ön ayakları insan eli şeklinde. Ön ayak... -yani ellerini- birbirine bağlamış oturuyor. Durun bir dakika! Nasırlı dev bir el gövdemi kavrıyor. Sıkıca kavrıyor, göğsüm sıkışıyor, nefes alamıyorum. İşte yine oldu. Böyle zamanlarda söylediğiniz gibi derin nefesler alıyorum ve soluğuma odaklanıyorum. Hiçbir şey söylemiyorsunuz doktor, yoksa anladınız mı? Yoksa siz de mi? Gerçekte yok musunuz yoksa?
 
Evet yanılıyorum doktor. Eşyanın tabiatı diyordum. Koyunun havlamasını bekleyemeyiz sonuçta, aslanın miyavlamasını, yahut farenin kükremesini... Hakikat herbirinin tabiatına uygun olanı yapması. Siz doktorsunuz, yaşadıklarım doğal mı? Keşke hiç olmazsa bunu söyleseydiniz. Eğer bunun doğal olduğunu bana söylerseniz, içinde çırpınmaktan vazgeçerdim. Kendimi tabiatıma teslim ederim. İşte o zaman tüm bu yaşadıklarıma başka bir mana verirdim. Hiçbir şey değişmezse bile rahatlardım. Sanki yolumu kaybetmiş gibiyim. Sanki aslında burada hiç işim yokmuş gibi. Ne diyordum doktor? Eşyanın tabiatı diyorum. Çok basittir, eşya eşyadır. Tabiatı da bellidir. Öngörülebilir. Kestirilebilir. Yordanabilir. Peki ya insanın tabiatı? Şu anda var olan ben doğal seçilim ile buralara mı ulaştım, doğal bir şekilde mi seçildim? Peki ben insan mıyım yoksa...? Belki bir eşyayım. İşte yine başladı o tuhaf düşünceler. “Eğer doğal olan doğaya ait olansa, her şey doğaya aitse, doğal diye bir şey yoktur,” mu dediniz? Evet eğer içine batmış bir haldeysek, o şey aynı zamanda yoktur. Eğer doğal olmayan müdahale edilmiş olansa, o halde doğal olmayan bir tek insan kalıyor. Zira insan tabiatı gereği müdahale eder, dokunur, yapar, yıkar, düzeltir, değiştirir, var eder, mahfeder. Eğer insanın tabiatı da tabiata uygun olansa; yapay olan şey de doğal değil midir? Doğa olan da bu değil midir? O halde doğal diye bir şey yoktur. Sesim yükseldi mi dediniz? Afedersiniz doktor. Birazcık heyecanlandım. Ve fakat bölmeyiniz. Tabii olmayan diyordum doktor, tabii olmasa bile kendi içinde tabiidir. Tıpkı hakikat olmayan hakikatin kendi içinde hakiki olması gibi. O halde her şey hakikattır. Yahut hiçbir şey hakikat değildir. Demek ki ya varız yahut Silistre! İşte bütün mesele bu! Ateş!
 
Daha bitmedi doktor, lütfen dinleyin. Sanki bir daha hiçbir zaman böyle konuşamayacakmışım gibi hissediyorum. İçimde ne varsa anlatmalıyım. Hepsini söylemeliyim. Bu konuşmadan emin olarak çıkmalıyım. Mükemmel bir konuşma yaptığımı düşünmeliyim. O halde yanlış dedikleri şey belki de doğrudur doktor. Ya siyah yahut beyazdır her şey. İnsanlar ya iyi; yahut kötüdür. Bir çeşit yapay seçilimle iyiler ölüyor ve sayıca azalıyorlar yahut başka bir dönem kötüler... Sonra da aralarındaki sayıda dengesizlik oluyor. İyilerin daha fazla olduğu bir meridyende daha az kötülük oluyor. Doktor bir saniye lütfen, izin verin konuşayım. Seçilim kötüleri daha fazla bıraktıysa, kötülük içinde kalıyoruz böylece. “Kulağa saçma geliyor,” mu dediniz? Tabii ki bilimsel değil doktor, şiirsel... Söz uyumu olsun diye... İyinin ve kötünün tabiatı diyorum. Anlamıyorsunuz doktor, kötü insan sayısındaki artış kaosun, kinin, parçalanmış bedenlerin, her yere sinmiş barut kokusunun bir açıklamasıdır ancak. Ben ve arkadaşlarım, hepimiz, bundan eminiz. İnsan için ne kadar da yazık. Ne kadar da zor... Neyse ki ben ve arkadaşlarım tabiatımız gereği böyle şeylere alışkınız. Bu tuhaf haller ve seslerden başka bir derdim yok doğrusu. Tabii burada olmamam gerektiği hissi en büyüğü... “Siz ne işle meşgülsünüz?” mü dediniz doktor. Şey, ben. Sanki hatırlıyorum doktor. Sizin iyi olduğunuzu söylemişlerdi gerçekten de doğruymuş! Ben dipçiğim doktor. Şoka girmiş, korkmuş ve hatta öfkelenmiş görünüyorsunuz. Fakat evet bir dipçiğim ben, hayır yanlış duymuyorsunuz. Tuhaf bence de, fakat elimde değil. Evet doktor, ceviz ağacından yapılma bir dipçik. Evet bir eşyayım. Sizi hayalkırıklığına uğrattığım için üzgünüm doktor. Fakat ben de bu meseleye nasıl karıştığımı bilemiyorum. Buraya nasıl geldim, nasıl dile geldim bilmiyorum. Bir zaman büyük patlamalar oldu, eşyalar patlamaların tesiri ile etrafa saçıldı. Herkes birbirine bulaştı, her şey birbirine karıştı. Patlamaların tesiriyle herhalde ben de böylece buraya karıştım. Mukadderat işte... nazlikalkan8@gmail.com