LOTUSUN TADI


Emre Eryılmaz
Dosya konusu doğal olunca doğal olarak akla doğa geliyor. Doğa deyince aklıma bir dostumun doğayla olan şu anısı geliyor.
 
Dostumun eşi dünya tatlısı bir hippidir. Olaylara pozitif bakma, dinginlik, doğa sevgisi... bunlar kendisinde çokça bulunmakta. Dostumda eşinin dinginliği sayesinde agresif yapısından kurtularak dengesini bulmuştu. Doğayla kucak kucağa bir tatilin güzel olacağına karar vererek, şelale dibine konumlanmış kiralık ahşap kulübelerden oluşan bir merkeze gidiyorlar. Birinci gün geçiyor, ikinci gün geçiyor ve üçüncü günün akşamı dostum elini şelaleye doğru kaldırarak “… şelalesi,” diyor. Eşyaları topluyor, evlerine geri dönüyorlar. Çünkü üç gün boyunca şelale sesinden uyuyamamışlar, üzerlerinde ıslaklık hiç eksik olmamış.
 
Doğa ortamında dostumun doğallığı ortaya çıkmış, doğallığından ödün vermeyi, fedakârlık yapmayı bırakmıştı.
Fedakârlığın kelime olarak karşılıklı sözleşme olduğunu biliyoruz. Fedakârlık yapan beklenti içerisindedir. Özellikle insan ilişkilerini temellendiren kontrattır. Fedakârlık çıkar güden bir durum ve örnekteki kontratı bozan doğallık olmuştu. Bir insana fedakârsın dediğimizde çıkarı olduğunu, bizimde bunu bildiğimizi gizlice çıtlatmış oluruz.
 
Üç günlük sabrın sonu; öfke patlaması. Doğallığın kontratlarımızı bozması ilginç. Diğer ilginç olansa, diyelim ki doğalımıza bağlı kaldık; ilişkilerimize nasıl uyduracağız? Herhalde kabul edebilmeyi bilmeliyiz. “O da öyle biri, severim kendisini” cümlesini düstur edinmeliyiz. Eee, ödün vermeye döndük bu durumda. Hayat bir nevi “al gülüm, ver gülüm” modelinden geçmekte.
 
Toprağı ekip ticaretini yapmaya başladığımızdan beridir süren sosyal hayat, asosyal insan kitlesine ihtiyaç duymakta ve gereksinim insan yığınlarına kabullendirildi. Medeniyetimiz alış-veriş ikilisinin uygulandığı bürokratik bir yığıntı. Plastik yaşantı içerisinde gel git çılgınlığı üzerimizde.
 
Kısa süre önce bir arkadaşım profil fotoğrafını çok üzgün ve yalnızlık kokan bir resme çevirdi. Birçok beğeni geldi, hem de en yakınlarından. Beğeniler onun adına içimi ezmişti. Yalnızlık hisseden birinin ifadesine “Afferim, bu durumunu çok beğendik, hep böyle kal,” deniyor gibiydi.
 
İletişim teknolojisinin ve kaynaklarının bu denli yoğun ve erişilebilir olduğu bir dönemde anlaşılmaz mıyız? Teknoloji bizleri de yapay bir içe kapanıklığa sürgülüyor. Yapay, çünkü bundan içten içe tatmin olmadığımızı söyleyebilir miyiz? Paylaştığımız tercihler, kendimiz hakkında fikir telakki ederken, kendini tanıdan beni tanıya geçiş. Anlaşılmaz olmak, bohem görünmek, çok önemli işler yapma istekleri, kişiliklerimizi boğan pop yaşantısı.
Klavyenin karşısından çık ve hayatı yaşa ama hangi hayatı? Süratle çoğalan nüfus, süratle değişen çevre. Bizi evirip kendine uyduran medeniyet nimeti ticari mekânlar etrafımızı sarmış. Koştur ha koştur ki geride kalmayasın, yerin çabuk doldurulur. İnsan tabi olarak kendini önemsiz algılamakta, yapay bir beğeniye tav olarak tatmin olmakta.
 
Büyüdüğümüz evlerin yıkılması, yerine daha büyük bir yapının inşa edilmesi, semtlerimizin ters düz edilmesi, önemsizliğimizi bilinçaltında destekliyor. Tüm yaşadıklarımız yok olmaya mahkûm.
 
Ülkenin, irfanıyla şimdikilerle yarışacak 1980’li hükümetlerinden birinin Çevre ve Doğa Bakanı çiğköftesini marula sararken “Biz böyle marulla yeriz. Çünkü biz yeşili severiz,” demişti. Çiğköfteyi ağzına atıvermişti. Şimdinin siyasi söylemi, “yeşil bizim dinimizde var” cümlesiyle hayat bulan aynılıktaki durum.
 
Kendimize batırmamız gereken çuvaldız şu olabilir;
İki oda bir salon evleri çiçeklerle saran bir millet olarak ormanlık alanların yıkımına umarsız kalmayı anlamamak bir nevi masumluğa yatış.
 
Acı gerçek, biz bizim olsun istiyoruz. Bizim değilse görmek istemiyoruz. “Ya benimsin ya toprağın” cümlesi bizim sevgi gösterimiz. Yığın halinde ezilen modern insanın geçmişle şizofrenik kavgası.
 
Doğal yetişmiş ürünleri market olsun mahalle pazarı olsun alırken soluduğumuz şehrin havasını AVM klimasıyla harmanlıyoruz.
 
Geri dönecek olursak, ilişkilerimizi belirleyen fedakârlığın karşılığındaki beklentilerimiz neler olabilir?
 
Geçim derdi ile uyumaya çalışmak arasına sıkışan hayatlarımıza bir nebze ara verebilmek. Derecesi değişen paylaşımlar. Dudak dudağadan karşılıklı içilen içecekler. Aralıkta kalan tüm eylemler doğalımızı yansıtma çabamız. Günümüzde iletişim teknolojisiyle kendimizi anlatmaya çabalamaktayız ama asıl, insan dans ederken, şarkı söylerken, görsel sanatlara tepki verirken kendini ifade eder. Bir romanı, resmi anlatmaya çalışırken takındığımız ifadeler vurgular bütünü, insan ırkının saflığını yansıtması diyebiliriz. An’larımız bize göstermekte ki sanat güçlü bir silahtır, medeniyetimizin bizlerin tekilliğini bozmasını engelleyen.
 
Fikir şudur ki; sanatla ilgili olmak doğallığa pencereden bakış atmak, kapıyı aralık bırakmaktır.
 
Son olarak merak edenler için söyleyeyim, dostum, eşinin teklifi üzerine Nepal’e yolculuk yapmaya karar verdi. Kalın sağlıcakla. sefahat@hotmail.com