“Bazen kitaplar; bize tuhaf şakalar yapar!”


İpek Tuna

“Kıyametin tek bir ülkede kopması da olasıdır.” - Doğal Roman - Georgi Gospodinov


2010’nun 31 Ekim günü, “Şehir ve İnsan” temalı İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF) kapsamında, kargART’ta Etgar Keret’in “Kneller’in Mutlu Kampı” isimli öyküsünden uyarlanan Bilekkesenler filmi gösterilecek ve aynı akşam Keret’le beraber Hakan Günday ve Georgi Gospodinov’un da katılacağı bir söyleşi gerçekleştirecekti. O dönem Keret hayranlığımız tavan yapmış tabii, koşa koşa gittik. Öğlen üçteki film gösteriminde Bilekkesenler’i ikinci kez seyretmiş ve yine sevmiş, söyleşiye kadar bir kadeh etrafında edebi sohbetlerle hayattan biraz vakit kazanmıştık. Hava soğuk ama güzeldi. Kadife’de Kaybedenler Kulübü filminin çekimleri vardı, sokak farklı bir kalabalıktı. Festivalin ikinci yılıydı ama sanki yıllardır müdavimiydik, bu merdümgiriz karşılaşmalar sanki bize özeldi. Akşam yedideki söyleşiye ilgi filmden daha çoktu; Keret kadar Günday da toplamıştı Karga’ya sevenlerini. Etkinliğe katılan üçüncü yazar Georgi Gospodinov ise Balkan edebiyatının Bulgaristan’dan önemli bir ismiydi fakat ben kendisini -üzülerek yazıyorum- o zamanlar pek de bilmiyordum. Sanki salonda “benim gibi” de çoktu. Söyleşi genel olarak müthiş keyifliydi; Keret ve Günday pek konuşkan pek sevimli, Gospodinov ise –haliyle- biraz sessiz ve çok içtendi. Her ne kadar bir röportajında o günü iskeleden vuran denizin kokusuyla, Karga’nın kucaklayan atmosferiyle ve ilgili okurun keyfîyle hatırladığını okumuş olsam da, kendisine gereken ihtimamı gösteremediğimize hâlâ üzülürüm.

Georgi Gospodinov 1968’de Bulgaristan’ın Yanbolu kasabasında doğmuş, Sofya’da yaşıyor ve çalışıyor. Şair ve yazar; hatta oyun yazarı, senaryo yazarı, köşe yazarı ve dahi editör, Bulgaristan Bilim Akademisi Edebiyat Enstitüsü’nde profesör ve 1989 sonrası Bulgaristan’ın eserleri başka dillere en çok çevrilen edebiyatçısı. Bolca ödülü, ödül adaylığı var ama Türkçeye çevrilmiş tek bir romanı var. O da 1999 basım tarihli, çevrildiği dil sayısı en son 21 olmuş olan Estestven Roman yani Doğal Roman. Roman Türkiye’de Hasine Şen çevirisiyle Ocak 2010’da Apollon Yayıncılık tarafından basılmıştı. 2012’de çıkan son romanı Fizika na tagata ise raflara tırmandığı ilk gün tükendi ve ülkedeki edebiyat ödüllerini sildi süpürdü. Roman geçen sene İngilizceye çevrildi ve uluslararası pek çok ödüle aday gösterildi. Gospodinov’un, aurası Pamuk’un “hüznü”ne benzetilen Bulgar “tuga”sını konu ettiği bu son romanı dilerim en kısa sürede Türkçeye de çevrilir. Yazarın kaçırılmaması gereken iki farklı çalışması da şöyle: Editörlüğünü yaptığı, ülkesindeki sıradan insanların sosyalist dönemden anılarını içeren I’ve Lived Socialism 171 Personal Stories (2006) ve Y. Genova ile birlikte hazırladığı, 1956-1989 yılları arası Bulgaristan’daki gündelik hayattan objelerin toplandığı katalog Inventory Book of Socialism (2006).

Doğal Roman’a dönecek olursak, roman 40 bölümden oluşan bir ruh hali, dimağ delen kırk kırık tat. Sinekler, arılar, bir meczup, bir bahçıvan, bir yazar, bir editör, bir Gospodinov, hamile bir kadın, Ema, baba olamayacak bir koca, bir Gospodinov daha, tuvaletin tarihi, boşanma, Tanrı, elektrik, altmışlar, yetmişler, seksenler, doksanlar, Bulgarlar, geçiş dönemi, çocukluk, yedi yıl, biz de bir zamanlar devletsizdik, belirsizlik… Birbirinden bağımsız öyküler, şiirler, aforizmalar ve birçok türün parodisinden oluşan Doğal Roman’ı özetleyecek kelimelerle ayrı bir roman yazılır zira roman -kendi deyimiyle- tam bir “hikâye makinası”. Her bölümde hızlı ve akıcı başka başka hikâyelerden oluşan yapıt, bir sinek uçuşunda konusu “konusuzlukmuş” gibi duran romanın olay örgüsünü topluyor. Topluyor toplamasına ama anlatım sürecinin kendisini de öykünün bir parçasına dönüştürürken okuyucu sık sık tepeye taşıdığı kayayı yeniden itmek durumunda da kalıyor, isteyerek ve heyecanla izleyerek. Birçok yazara ve yapıta göndermelerde de bulunan bu roman güzel çünkü tereddütlerden örülü, çünkü farklı çiçekler günün farklı saatlerinde açıyorlar, çünkü herkes gibi birilerinin yarasını taşıyor uzaklara.
“Çocukların vatanı yoktur.
Onların vatanı çocukluktur.”
“Yedi yıl devletsizlik. Yedi anarşi yılı.”

37
İnsan; herhâlde kendi başlangıcını hatırlayamayacak şekilde ayarlandı. Kendi doğumumla ilgili hatıralarım yok. Hafıza çalışmıyor, beynimizdeki o bölge hâlâ hazır değil. Başlangıç belirsiz ve şekilsiz. Mecburiyetler zincirine yol açan birkaç tesadüfün toplamı. Yine de başlangıca giden kapı; her zaman sımsıkı kapalı değildir. Her zaman bir aralık vardır, oradan geçemeyeceğimiz kadar dar ve arasından yumuşak, pembe, bizi sürekli cezbeden bir ışığın süzülmesine izin verecek kadar da geniş bir aralık.

Çocukluğumuzda sevildiğimiz kadar asla sevilmeyeceğiz. Bu nedenle de çocukluk zalim bir dönemdir. Zalimliği gelecekte gizlidir. Bir süre sonra bu sevgi nereye kayboluyor? Neden daha sonra; hayatımız boyunca, insanları bizi çocukluğumuzda olduğu gibi nedensiz, sırf var olduğumuz gerçeğinden dolayı sevmelerini bekleriz? Son günlerde çocukluğumda gittikçe daha fazla ve daha uzun kalıyorum. Her şeyi o kadar canlı yaşıyorum ki —psikiyatra göre bu eidetik bir olguymuş— bazen dizlerim yara bere içinde, bir kez de kafamda şişlikle dönüyorum. Bunları doktora söylemiyorum, anlamı yok. Çocukluğuma döndüğümde çoğunlukla kiraz ağacının üstünde oluyorum. Özel bir şey yaptığım da söylenemez, bir dalın üzerinde oturuyorum, kiraz çekirdeklerini yiyip tükürüyorum.

Buda; bir ağacın altında bu şekilde tam 7 yıl geçirmiş. Ne ağacıydı acaba? Ne fark eder ki? Ben kiraz ağacının üzerinde 7 yıl kalacağım... Yedi yıl; beyazın yeşile, yeşilin ise kırmızıya dönüşümünü seyredeceğim. Yedi kez! Beyaz, yeşil ve kırmızıdan oluşan yedi uzun yıl... Kiraz, kiraz olacak... Bulgar Buda’nın ağacı! Ama Bulgarlığın hiç önemi yok. Çocukların vatanı yoktur. Onların vatanı çocukluktur. Ama babaları var. Ya, hem de çok. Babalar işe gider, onlar ortada olmaz. Bir baba; sekiz saat boyunca memur, müdür yardımcısı, veznedar veya dolandırıcı olup geride kalan zamanda, kaç saat kalıyorsa artık geriye, baba olabilir mi? Olamaaaz! diye geveliyorum, şimdi kiraz ağacından, çünkü ağzım çekirdekle dolu, dilinin altında taşlarla konuşma sanatını öğrenen bir Demosthenes gibiyim. Tamam, çekirdeği tüküreceğim. Vahiy olayını sadece çocukluğumuzda yaşayabiliriz, sadece kendi kendimize emanet edildiğimiz bu yedi yıl boyunca. Toplum dışında geçen yedi yıl. Yedi yıl devletsizlik. Yedi anarşi yılı. Her gün tümüyle sana ait. Her günün yegâne amacı dünyayı oyun sahasına dönüştürmek. Aaaa, şuradaki karıncalar, kiraza bak, peki ya şu sinek, onu yakalayıp bir kanadını koparsam, baksana masanın üstünde nasıl dolanıyor, ikisini de koparsam...

Babalar basit şeylerle ilgilenir; mesela; yürümeye ne zaman başlamışsın, bu türden şeyler... Hiç kimse ne zaman düşünmeye başladığını sormuyor. İlk düşünceler, adım adım, keşke onlara bir somutluk kazandırabilsem. Çocukluğun yedi canlı yılı.


Tuhaf -gibi- olan… Gospodinov hikâyelerinde kiraz ağacına sık sık rastlanıyor. Bu ağaç Bulgarların milli bilincinde özel bir yere sahip zira 19. yüzyılda Osmanlı’ya karşı isyan eden Bulgar asileri kiraz ağacından top yapıp kullanmışlar. Ağaç toplar için en uygun ağaç kiraz ağacı imiş.

Şaka -gibi- olan… Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemez belki ama Karga’daki söyleşiden üç yıl sonra Etgar Keret’in Siren Yayınları’ndan kişisel hikâyeleriyle bir günceyi andıran ve oğlu için yazdığını söylediği Yedi Güzel Yıl adlı kitabını yayınlaması. fituna@gmail.com