Üç Farklı Bakış ile DOĞAL
Derleyen: Ezgi Ergenel
1. Çevrecinin Patiskası
“Yağ satarııım... bal satarııım... ustaaam ölmüş ben satarııım...”
Türkiye’de “devletin resmi çevreciliği” ortaya çıkıp yaygınlaşalı aşağı yukarı bir 15–16 yıl oluyor. Hatırlarsınız bir ara din tüccarlarının dilinden düşürmedikleri bir “cennetin anahtarı” kavramı vardı, sonra da yakasına yeşil yaprak takanların kendini “çevreci” ilan ettiği döneme girdik. Bu eğilim pek değişiklik göstermeden yıllardır devam ediyor. Dürüst olmak gerekirse, ekolojik açıdan yıkıcı ve kirletici yatırımların şehvetiyle çevreyi satarken, “Durun, yapmayın, etmeyin!” diyenlere, “Ben sizden daha çevreciyim,” diyen, ne ilk siyasidir Erdoğan, ne de son...
1960’lı yıllarda, Dünya’nın sonunu getirmekte olan tüketim toplumunun yarattığı tehlikelere ilk kez dikkat çeken, ekolojik sınırları hatırlatıp, yaşanabilir bir gezegen için biraz özen isteyen insanlara “çevreci” yaftası yapıştırılması
doğaldı. 1970 ve 1980’li yıllarda ise (Gandi’nin dediği gibi) önce yok sayıldılar, sonra alay edildiler, sonra saldırıya uğradılar, sonra da kazandılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde, sözde çevreci vakıflar, dernekler kurup, sulak alanları otoyollara ve yapılaşmaya, ulusal parkları maden ve petrol aramaya açtırmak için lobi yapan, paralar dağıtan bir sürü kereste, otomotiv, enerji şirketi paravanlarının ortaya çıkması, işte bu sıralarda oldu. “Çevrecileri oy sandığı durdurmazsa cephane sandığı durdurur” kabilinden şiddet dolu söylemler, ürkütücü olmakla beraber, çevrecilerin etkisinin arttığını gösteriyordu.
Bugün belki alıştığımız, gündelik yaşamımızda yararlandığımız birçok kavram (toplumsal maliyet, tedbirli yaklaşım, sürdürülebilir yaşam, geri dönüşüm, organik tarım, enerji verimliliği, yenilebilir enerji, ekolojik ayakizi, temiz üretim, sıfır atık...) bu süreçte yerleşti. Belki başarının bedeli ağır olabildiği için, belki benim “tahterevalli etkisi” diye adlandırdığım doğal süreçler nedeniyle, 1990’larda işler değişti. “Doğayı alt etmeci, sonsuz büyümeci, pozitif ilimci, teknoloji ve kar fetişisti” asker, devlet, sanayi üçgeni; karşı stratejilerle çevre hareketlerini etkisizleştirmenin formüllerini arayıp buldu. Başlangıçta son derece masum bir biçimde ortaya çıkıp, sonradan da başına gelmedik kalmayan benzerleri gibi, “çevreci” sözcüğü de kirletilip bozuldu. Çöpleri yere değil çöp kutusuna atıp, çöp toplama etkinliklerine katılıp, camları cam kumbarasına, geri kalan plastik, kâğıt, vb. geri-kazanılabilir malzemeyi de ziyan olmasın, çöp toplayıcıların işi kolaylaşsın diye, ayrı toplayıp çöpün yanına bırakan ve “soyu tehdit altındaki nadir ve bir o kadar da garip bir tür” muamelesi görmeye devam eden bireylere hâlâ çevreci denilmeye devam ediliyor. Öte yandan da insan, ekolojik açıdan kabul edilemez uygulamaları ülke çapında dayatıp çevreyi satanlara mı “çevreci” deniliyor acaba, diye düşünmeden edemiyor.
Bütün bu toz duman arasında, kuruların yanında yaşlar da yanarken, politikacılar, bürokratlar ve sanayiciler “en çevreci biziz” diye sahne çalıyor. 5 Haziran Çevre Günleri’nde zehirli PVC üreticileri “çoook çevreciyiz, ağaçları kurtarıyoruz, enerji tasarrufu yapıyoruz, kurşun kullanmıyoruz...” diye boy boy yeşil boyalı reklâmlar yapıyor. Bu durumda da kendisine “çevreci” denilmesine karşı alerjik tepkiler geliştirerek, “Valla ben çevreci değilim!” diye yakınanlarımız, “ekolojist”, “yeşil” vb. diye anılmayı tercih eder oldular. Bu daha ne kadar mı devam eder? Birileri onlara, “sonsuz büyümeci” olup, atık üretimini azaltmak bir yana, çözümsüz atıklarıyla nükleer santralleri, iklim tehdidiyle kömür ve petrolü özendiren, çevreye tehlikeli kimyasallar saçarak insan ve hayvanların bedenlerinde birikerek yıkım yaratan atık yakma tesislerini savunarak çevreci olunamayacağını söyleyinceye kadar. Yoksa, “Çevre de önemli tabii!” gibi boş konuşmalar ve “çevrecinin patiskası” muhabbetleri yapmayı sürdürerek, ekolojik açıdan yaşamsal adımları doğru yer ve zamanda atmaktan alıkonulmak tehlikesi var, ne yazık ki…
Melda Keskin
(Zeck dergisinin 26. Sayısında yayımlanmıştır.)
2. Ahşap Kasa
Her sokakta marketlerin kapıya çöp diye bıraktığı ya da sağdan soldan, manavdan rica etsen alabileceğin kasaları bu fiyatlara satmak!
small 21,00 tl - medium 29,00 tl - large 62,00 tl - xl 85,00 tl - xxl 105,00 tl
5 farklı boyda satılmaktadır. kullanılmış ahşap parçalarının toplanarak yeniden değerlendirilmesiyle yapılmıştır.
3. Sade Hayat
“Sade Hayatçı” Marketten Alışveriş Yapmaz
Sade Hayat felsefesine göre bir insan ne kullanmaz, ne kullanır?
Biz “Sade Hayat” yaşayan kişiler olarak marketten ancak bir iki tane ürün alırız, daha fazlasını alamayız. Çünkü orada gıda vasfı taşıyan bir şey yok. Organik ürünleri de nadiren tercih ederiz. Çünkü organiklerin yüzde 60’ı ideal “Sade Hayatçı”ya uymuyor. “Sade Hayatçı” kendi gıdası için biraz seyahat eder. Bir şeyi bir yerden, diğerini başka bir yerden alır. Arkadaşıyla birlikte başka bir yerden getirtir. Bir kısmını organik pazardan, bir kısmını “Sade Pazar”dan alır.
Şehirde Sade Yaşamanın İmkânlarını Zorluyoruz
Sade yaşamak için İstanbul’u terk etmek mi gerekiyor?
Hayır, öyle bir şey demiyorum. Bunu söylersem Hicret’i de, Mekke hayatını da, Medine hayatını da inkar etmiş olacağım. Son ana kadar burada durmak lazım. Bir şehirliyiz, Peygamberimiz de şehirliydi, şeriatımız da şehir üzerine, Ebu Hanife de şehirli. Şehir yani bizim hayatımız. Dolayısıyla biz burada yaşamanın imkânını zorluyoruz. Son ana kadar da burada yaşayacağız. Ama şöyle de bağımız var bizim şehir hayatıyla, yarın hiçbirimizi burada bulamayabilirsiniz. Arkamıza da bakmayız. Nerede yaşanırsa o hayat, gidip oraya şehir kurarız. Bu hazırlık içindeyiz yani. Burada bizi bağlayan sadece burada olmamız. Bir belediye başkanı adayı çıkmaz bizden. Burası daha iyi olsun, buranın hayat şartları daha iyi olsun değil. Biz burada o çerçeve içerisinde, Aidin Hanım’dan öğrendiğimiz sağlık usulleri içerisinde yaşamaya çalışıyoruz. Olmadı mı, tamam biz elimizden geleni yaptık, sonrasında da bize hicret var diye düşünürüz. Ama gittiğimiz yerde de kuracağımız yerin ismi şehir, Medine yani.
Bu biraz ütopik oldu ama bunu pratik olarak düşünmüyorsunuz herhalde?
Bunu deneyenlerimiz var, yapıyorlar. Ama bunu sadece o bağı anlatmak için söyledim. Romantik bir bağ değil.