Gerçekler Acıtır, YURIY BYKOV’UN UMUTSUZLUK SINEMASI


Murat Kızılca
Bazen bir yönetmene denk gelirsiniz, izlediğiniz ilk filmiyle sizi büyülemeyi başarır ve daha sonraki işlerinin sıkı bir takipçisi olursunuz. Kendi adıma Anders Thomas Jensen’in Flickering Lights’ını (2000) ya da Paolo Sorrentino’nun The Consequences of Love’ını (2004) örnek gösterebilirim. Sorrentino’yu artık tanımayan kalmadı, Jensen ise çağımızın en şahsına münhasır karakterlerine yer veren, birbirinden değerli senaryolarıyla hemen her sinefilin takip listesine girmeyi başardı. İşte Yuriy Bykov da izlediğim ilk filmiyle bende böylesi bir etki bıraktı.

1981 doğumlu Rus sinemacı Bykov, şu ana kadar üç uzun metrajlı filme imza attı; derdini en kısa yoldan dosdoğru anlatan, basit ama her sahnesiyle dolu dolu filmler: Zhit (Live, 2010), Mayor (2013) ve Durak (The Fool, 2014).

Zhit (2010): Sonbaharın sarısının hüküm sürdüğü Rusya kırsalında, Mikhail isminde bir adam, köpeği ile birlikte avlanmaktadır. Bir şey vuramayıp vazgeçen orta yaşlı adam, arabasına binip evine dönmek üzereyken ormanın içinden kendisine doğru koşan birini görür. Ardından da patlayan silah sesleri duyar. Bir oldu bittiyle arabaya atlayıp kaçmaya başlarlar. Yabancının peşinde kendisini öldürmek isteyen üç kişi vardır.
 
Stanley Kramer şahikası The Defiant Ones’takine (1958) benzer bir yapı üzerine inşa edilen Zhit, iki adamın zoraki yolculukları boyunca birbirlerini etkileme, kimi zaman da dönüştürme alanlarını incelerken, bir yandan da modern Rusya’nın dar açılı bir fotoğrafını çekmeye soyunuyor. Güçlü olanın kazandığı, zayıf olanın her şeyini kaybettiği bir dünya çizen Zhit, iki adamın karşılıklı etkileşimlerinden umut pırıltısı yaratıyormuş gibi yapsa da karanlık dünya tasvirinden asla taviz vermiyor. Hele final sekansıyla son darbeyi çok ağır vuruyor ve umut namına ufacık bir kırıntının bile ortada kalmasına müsaade etmiyor. Hayatta kalan karakterler, geniş açı üst çekimle verilen son sahnede, yuvadan çıkan karıncalar gibi kendi yollarına gidiyorlar. Ufukta günlük rutinine devam eden yerleşim biriminin ışıkları görünüyor. Evet, hayat devam ediyor. Zayıfın ezildiği, yok edildiği, öldürüldüğü, güçlünün ezerek, yok ederek, öldürerek kazandığı hayat devam ediyor.
 
Mayor (2013): Sabahın erken saatlerinde karısının doğurmak üzere olduğunu haber alan komiser Sergey Sobolev, yatağından kalkıp arabasına biner ve hastaneye doğru yola çıkar. Yoğun kar yağışından buzlanmış yola aldırmadan süratini arttırır. Bir otobüs durağının önündeki yaya geçidinden karşıya geçmekte olan küçük bir çocuğu görür ama duramaz ve çocuğa çarpıp öldürür. Ne yapacağını bilemeyen Sobolev, yolun kenarındaki anneyi arabasına kilitler ve mesai arkadaşları Pavel Korshunov ile Anatoly Merkulov’u arar. Olay yerine gelen arkadaşları ile beraber kazanın üzerini örtmeye karar verirler.

Yuriy Bykov’un yazdığı, yönettiği, müziklerini bestelediği ve Korshunov rolünde oynadığı Mayor, sabahın erken saatlerinde altı yedi yaşlarında bir çocuğun ölümüne sebep olan bir komiserin, aynı günün akşamına kadar yaşadıklarını anlatıyor. Ufacık bir umut kırıntısı bile barındırmayan Mayor, kasvetli ve bütünüyle karanlık bir film. Ama işin garibi ülkemiz dahil olmak üzere dünya üzerindeki hemen bütün ülkelerde bir benzerini kolaylıkla tespit edebileceğimiz, kanıksanmış bir gerçekliğin kurgusundan ibaret.
 
Durak (2014): Kışın soğuğuna teslim olmuş, karlarla kaplı bir Rus kasabasındayız. Dima Nikitin, belediye adına tamirat işlerini yapan sıradan bir tesisatçıdır. Dürüst ve idealist bir kişiliğe sahip Dima, çok fazla kazanamadığı için karısı ve oğluyla beraber anne ve babasının yanında yaşamaktadır. Bir yandan da öğrenimini sürdürmekte, inşaat mühendisliği diploması alarak mesleğinde bir kademe daha yükselmeyi ve belki üç beş kuruş fazla kazanmayı hayal etmektedir. Patlayan bir boruyu tamir etmek için gittiği dokuz katlı bir apartmanın dış duvarının boydan boya çatladığını gören Dima, sekiz yüzden fazla insanın yaşadığı binanın kısa bir süre sonra yıkılacağını tespit eder. Durumu hemen belediye başkanına bildirir ve ortalık çok fena karışır.
 
Yozlaşma, çürümüşlük, gelir adaletsizliği, hırsızlık ve rüşvet günümüz toplumlarının içerisinde bir mikrop gibi yayılmaya devam ediyor. Yuriy Bykov, küçük bir Rus kasabasındaki bürokratların pisliklerini gözler önüne sererken, cümle aralarına sıkıştırdığı kelimelerle sadece bir kasabanın değil bütün ülkenin benzer hastalıklardan muzdarip olduğunun altını çiziyor. Bykov, “Dima gibi insanlara artık çok az rastlanıyor. Değer tanımazlığın, korkunun ve kayıtsızlığın genel geçer sayıldığı günümüzde, yaptıklarının kesinlikle normal olmadığını söylemek için bu insanlara romantik diyoruz, idealist diyoruz ya da düpedüz enayi deyip geçiyoruz. Benim ülkemde böyle enayiler hâlâ var; işte bu yüzden benim hâlâ umudum var,” dese de umuda yer bırakmayan final sahnesiyle insanlığın geleceğinin pek de parlak olmayacağını öngörüyor.
 
-*-
 
Rusya Kültür Bakanı Medinsky’nin artık Rusya’yı kötü gösteren filmleri desteklemeyeceklerini açıklamasının ardından önemli bir finans kaynağını kaybeden Yuriy Bykov, verdiği röportajlardan birinde bunun kendisine engel olmayacağını ve toplumun sesini duyurmayı amaçlayan bağımsız filmler yapmaya devam edeceğini söyledi. Aynı röportajda Bykov’un sinema anlayışına dair ipuçları barındıran şu sözleri de dikkat çekici: “Somut meseleler daha çok ilgimi çekiyor. Bazıları beni işin sanat kısmına çok eğilmemekle suçlayabilir ama benim çalışma şeklim bu. İşçi sınıfından oluşan bir çevrede büyüdüm ve beni işçilerin problemleri, entelektüellerin haklarına uygulanan baskılardan daha çok ilgilendiriyor. Tarkovsy’ye hayran değilim. Yaptığı iyi filmleri takdir ediyorum ama ben basit bir adamım, metaforları benim için fazla zor. Bir filmini asla ikinci kere izlemem. 1970’lerin Amerikan Sineması’na derin bir hayranlık besliyorum, özellikle Sidney Lumet’in işlerine. Dog Day Afternoon, benim için hâlâ güçlü ve düşüncelerini açıkça ifade eden bir film. John Carpenter da hayran olduğum yönetmenlerden. Kariyeri tam olarak umduğu gibi şekillenmemiş olabilir ama erken dönem filmlerinin her biri, bağımsız film yapmanın simgesi gibi. İtiraf etmeliyim ki çoğunlukla filmlerimi izlemeyen kitleler hakkında filmler yapıyorum. mkizilca@gmail.com