Shakespeare’in Döneminden Akıl Tutulması Yaşatacak Müzikler


Burak Bayülgen
Kraliçe Elizabeth I’in bir virjinal yorumcusu olduğu tarihe geçmiştir; babası Henry VIII’in o meşhur “Greensleeves”i yazdığını iddia edenler de çoktur tarih sahnesinde, hatta öyle ki “Greensleeves” “Yazıklar olsun Leydim, bana haksızlık ediyorsun…” dizeleriyle başlarken Henry VIII’in Anne Boleyn karşısındaki çaresizliğini, içine düştüğü deliliği de ifade ettiği öne sürülür. Kraliçe Elizabeth I’in döneminde Rönesansı yaşayan Avrupa kentlerinde şiir ile müzik iç içe geçerken, bir sürü müzik derlemesinde “Shakespeare’in Döneminden Müzik” ibaresini görmek patlak veren duygu selinin edebiyat ile müziğin biraraya geldiği bir aşkı yansıtması açısından döneme Elizabeth I kadar Shakespeare’in de müzikal olarak damga vurduğunu dile getirir. Örnek vermek gerekirse “Full Fathom Five Thy Father Lies” gibi kendi başına bir bütünselliğe ulaşmış, The Tempest oyunundaki o sizde akıl tutulması yaşatacak lirik ve ezgi dönemin saray lutenisti John Johnson’ın oğlu Robert Johnson tarafından bestelenmiştir; her ne kadar “Full Fathom Five Thy Father Lies”ı Robert Johnson’ınkinden farklı versiyonlarda dinlemişsek de bilhassa Shakespeare’in döneminde The Tempest eserinin sahnelenişinde Robert Johnson’ın ezgisinin kullanıldığı bilinmektedir. Robert Johnson Shakespeare’in daha geç dönem liriklerinin de ezgileşmesini sağlamıştır.

Altın Çağ döneminde tabii ki müzik alanında gelişmeler bir hayli kat edildi. İngiliz müziğinin babası olarak anılan Thomas Tallis ve Tallis öldükten sonra “… ve müzik öldü” diyen bir ağıt besteleyen İngiliz müziğinin en büyük bestecilerinden William Byrd’ün notaları ilk kez Elizabeth I’in döneminde basıldı. Saray müzisyenliği demek her ne kadar halen saray marangozluğu yahut duvar işçiliği ile aynı statüde olsa da ruhen en yüce statülerden birindeydi. Bu dönem günümüzde “erken müzik” olarak adlandırılmaktadır ve kazancı burjuvadan beklemek, saraydan bağımsızlığı ilan etmek için de oldukça erkendi. Yine de Tallis tarafından Elizabeth I’in kırkıncı yaş günü şerefine kırk ses için bestelenen Spem in Alium gibi koral eserler aristokrasinin müzik üzerindeki hakimiyetinden ziyade, bestecilerin aşkın bir Rönesans duygusuna zaten halihazırda sahip olduğunu haykırıyordu.

Bu dönem tabii ki bir Altın Çağ olarak nitelendirilirken her daim bu Altın Çağ’ın yanına bir de “Shakespeare’in dönemidir” diye eklenmiştir müzik tarihinde; yahut “Shakespeare’in döneminden müzik”. Bu dönemin İngiliz müziğinde kuşkusuz Avrupa’nın diğer kentlerinin de; İtalya gibi, etkisi olmuştur. Şayet nota basımı artık bu dönemde yaygınlaştıysa, İtalyan madrigallerinin de İngiliz basımlarının İngiliz müziğine katkıda bulunacağını gayet rahatlıkla söyleyebiliriz. Yine de İngiliz madrigallerine zıtlık oluşturacak bir biçimde Fransız saray müziğinin de bir İngiliz’in kulağına özellikle “airs de cour” gibi polifonik olarak söylenebilen yahut solo ses ve eşlikçi lute gibi biçimlerle daha yatkın olabileceğini de kaynaklar dile getirmiştir.

Ayre’ler; solo sese lute’un eşlik ettiği şarkılar kelime ve şiirin sevgili olmasının en güzel ve en deli örnekleridir. Tarihin en meşhur lute ezgilerinin sahibi John Dowland’in ses, kelime ve müziği biraraya getirdiği ezgileri Edmund Spencer’ın sonelerine bile taşınmıştı:
“Eğer müzik ve tatlı şiir anlaşırlarsa
Birbirine ihtiyacı olduğunu abla ve kardeş gibi
Ne büyük bir aşktır bu ki birleştirir seni ve beni
Sen birini seversin, ben diğerini.”
(1)

Shakespeare’in döneminden müzik ibaresinden kasıt işte bu sözcüklerle müziğin birleşmesinden oluşan bir Rönesans aşkınlığı, hatta deliliğidir. Lute’un eşlik ettiği tüm dizeler şiirsel olarak gerek acıyı, gerek özlemi, gerek umudu barındırdığından kimi zaman Robert Johnson’ın ezgileştirdiği Shakespeare liriklerine, kimi zaman da Dark Lady Emilia Lanier’a benzerler. Ne söz küsebilir ezgiye, ne de ezgi müziğe. (Michael Baldwin’in yazdığı Shakespeare’in Kadını isimli romanda Dark Lady’nin Emilia Lanier olduğu iddia edilmekle birlikte Emilia’nın şiire ve ozanlığa yatkınlığı da anlatılmaktadır.)
Son olarak işte bu derin acıyı barındıran, tarihin en karamsar ama bir o kadar da delirten bir bestesi olan “In Darkness Let Me Dwell”den birkaç dizeyi paylaşalım ki bir akıl tutulmasını da buradan yaşayalım:
“Bırak karanlıklarda yaşayayım,
Yer acı olsun,
Çatı çaresizlik
Benden tüm coşkun ışığı çalan,
Siyah mermer duvarlar nemli
Bırak da hâlâ ağlasın
Müziğim korkunç, uyumsuz sesler
Dostça uykumu bölsün.”
(2)

(1) Çev: Burak Bayülgen.
(2) Çev: Burak Bayülgen.

burakbayulgen@yahoo.com