akıl ve sermaye tahakkümünde eşyanın sürekliliği
Delilik... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde türlü efemeralarla insan hayatında yer ettiği ve benimsendiği şekliyle; aklın bir fonksiyon olarak sıfıra eşit olma hali yahut ortaya rutinin dışında bir şeyler koyma, bir şeyleri değiştirme içgüdüsüyle kuyuya atılan taşlardan herhangi biri! Yersen... Hatta Gerhard’a kalsa bayağı böyle. Nietzsche, van Gogh vs. üzerinden deha suyuna çorba tadında ısıtıp sofralara taşıyabileceğimiz bir konu. Tabii, yersen... Ben mevzunun hiç de öyle lanse edildiği gibi olduğuna inanmıyorum. Aklın bir fonksiyon olarak sıfıra eşit olma hali, toplumda kabul görmüş bireyin kendisi gibi olmayanı ait olduğu toplumun ortak paydaları doğrultusunda tanımlamak ve kontrol etmek amacıyla sınıflandırmasından ibaret bir metadır. Hakikate dayalı bir altyapısı yoktur. Üstelik bu ayrım, genellikle aklın bulunduğu kabın şeklini almaya müsait yapısı referans alınarak yapılır. Bu bağlamda söz konusu meta, hakikate dayalı fonksiyonel bir durum olmaktan ziyade, sermaye odaklı toplumlarda son yıllarda dillere pelesenk olan “toplum mühendisliği” hikâyesinin çekirdeğini oluşturan unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumu en iyi akıl hastanelerinin profilleri anlatır. Sermaye becermeyeceği eşşeğin önüne ot koymaz. Velhasıl, o binaların inşası içerdekileri hasta olduklarına inandırma olgusuna değil, dışardakileri normal olduklarına inandırma ihtiyacına dayanır. Ortaya rutinin dışında bir şeyler koyma, bir şeyleri değiştirme içgüdüsüyle kuyuya atılan taşlara pek değinmeğe gerek yok sanırım. Hepimizin öyle yada böyle bir nebze daha iyi hissetmek, en azından bir şeyler hissetmek adına hayatın içine serpiştirdiği türlü türlü insanlık halleri ve bu hallere eşraftan gelen “Delisin kızım sen yeaağğ”, “Olm var ya harbi çılgınsın yeaağğ” şeklinde tepkilerden oluşan şirin mi şirin, tatlı mı tatlı, cici mi cici, nur topu gibi bir kendini kandırma hali. Artık altını egoyla mı bezler büyütürsünüz, hedonist mamalarla dolu biberonlarla mı beslersiniz orası size kalmış. Bana sorarsanız, “Bırakın lan bu işleri!” derim, siz de buna binaen muhtemelen ağzımı burnumu dağıtırsınız. O yüzden biz en iyisi Gerhard aganın bakış açısına yelken açalım. Agaya yazının başında madik attık madem altını dolduralım, sebepsiz yere üfürdük olmasın. Özetle şöyle diyor cancağazım Gerhard: “Bir sanatçıda gizli olarak etkisini besbelli sürdüren hastalık, onu olağanüstü başarılara itiyor, öyle ki hastalık mevcut yeteneği deha zirvesine çıkarıyor. Biz sıradan ölümlüler, akla dayalı düşünme yoluyla bilgiye ulaşırız. Oysa bilgiyi, ilişkileri sezgisel, zaman zaman da düpedüz bir ilham tarzında fark edip kavramak, dehanın tabiatında vardır. Deha, yaşama gücünün yaratıcı bir biçimidir; hastalıkta hissedilir. Hastalıktan ilham alır.” Böyle bir takım kelimeler, cümleler, metinler vardır. İlk okuduğunuzda çok derin, böyle mühim mi mühim bir şeyler anlatıyor hissine kapılırsınız. Üzerine birkaç kere düşündükten sonra bayağı manasız, içi boş bir şey olduğunu anlar bir kenara bırakırsınız. İşte bu da malesef öyle bir metin oldu benim için. Çünkü burada bahsedilen şey aslında basit bir mühendislik prensibidir. Malzeme biliminde şöyle bir mevzu vardır, en kaba tabirle, mükemmel olan kullanışsızdır. Kırılgandır. Hassastır. Malzemeyi değerli kılan şey yapısındaki kusurlardır. İşin mühendisliği de söz konusu kusurlara ihtiyaca yönelik çözümler üretilerek yapılır. Maksimum performansa giden çözüm önerileri kusurun yapı ile olan ilişkisinin farklı bakış açıları ile kavranması sonucu ortaya çıkar. Bir anlamda bu öneriler kusurun bizzat kendisinden ilham alır. Velhasıl, bunu laciverte boyadığınız zaman bayağı böyle farklı dillere çevrilen bir kitap yazmış oluyorsunuz. Amacımız buysa ne âlâ, buradan yürüyelim derim. Telifimiz sağlam olur, popüler kültürün bize verdiği yetkiye dayanarak iyi de para yaparız. Temiz iş!
Lakin işin getirisine değil aslına merak saldıysak, -ki öyle olduğuna inanmak istiyorum- bu metindeki ana fikrin temelde, akıl hastaneleri inşa etme fikrinden pek bir farkı olmadığını anlamamız lazım gelir diye düşünüyorum. Zira, biri normal olma hikâyesine alt limit teşkil ederken, diğeri üst limit olarak fotoğraftaki yerini alır. Bireyleri, kendilerine biçilen kaftan anlamında, Gerhard’ın “biz sıradan ölümlüleri” gibi norma uygun, geniş kitlelerce kabul görmüş terimlere ikna etmek için bu iki limitin tanımlanması, sermayenin bölünmez bütünlüğü açısından şarttır. Aksi takdirde “Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan herşey için Mastercard” tadında reklamlar yapamazsınız. Bu veya buna benzer her şeyi yapabilir durumdaysanız, geri kalan her şey için hakikaten koy .ötüne rahvan gitsin modunda takılabilirsiniz. Çünkü taşlar tam anlamıyla yerini oturmuş demektir. Tam da tanımladığınız halleriyle deliler, dahiler ve normaller emrinize amadedir. Taşlar yerine oturduktan sonra yapmanız gereken tek şey, aklın hangi kabın şeklini alacağına karar vermektir. Bir dünya sosyopolitik zımbırtı ile bunun da üstesinden gelebilirsiniz. Ki bu aynı zamanda gürültünün bireyler tarafından kanıksanması anlamına da gelir. Gürültünün kanıksandığı yerde zaten hakikatten söz edemezsiniz. Bu da akıllara “Kuyuya atılan taş neden çıkarılamıyor?” sorusunu getirir. Vereceğiniz herhangi bir cevabın kifayetsiz olduğunu bile bile çözüm önermek istersiniz. Sonra bir bakmışsınız aşağı tükürüyorsunuz sakal, yukarı tükürüyorsunuz bıyık. Tam da bu noktada işte, içine düştüğünüz nefret, Cem Kısmet’in dediği gibi biraz miras biraz alın teri. Benim durumumdaki biri için de sanırım bu geçerli. Delilik tam olarak nedir? Hangi yörede yetiştirilir? Tavada mı daha lezizdir yoksa fırına mı vermek gerekir? Allah belamı versin bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Bu meretin gerçekte ne olduğundan çok, nerede ve nasıl işimize yarayacağı ile ilgileniyoruz. Nabza göre şerbet hissiyatıyla ihtiyaç anında camı kırıp uzanabileceğimiz bir sigara gibi görüyoruz. Bu da bana daha çok eşyanın sürekliliğini hatırlatıyor ve bundan ürküyorum. Çünkü eşyanın sürekliliği söz konusu olmasa, deliler, dahiler ve normaller bizi ilgilendirmez. Eşyanın sürekliliği söz konusu olmasa hikâyeyi -hakkını vere vere- sadece zalimler ve mazlumlar üzerinden kurgularız. Bunu yapmayarak belki de bir türlü anlam veremediğimiz “delilik” mevzusunu gerçek kimliğine kavuşturmuş oluyoruz. Belki de sadece bu yüzden o meşhur taşı kuyudan çıkaramıyoruz. Ne zaman bunun üzerine düşünsem, bu konuda var olan algıyı, beyinlerden neşter darbeleriyle söküp alınması gereken bir ur olarak hayal ediyorum. Elimde sihirli bir neşter olsa da ince bir bilek hareketiyle mazlumun canını yakmadan söküp atabilsem keşke diye iç geçiriyorum. Belki o zaman hakikate bir adım daha yaklaşabiliriz ve bu bizi özgür kılar diye düşünüyorum. Ne zaman böyle düşünsem, şiir kuruyorum! Neden mi? Çünkü henüz bu denli sihirli bir neşterin şiirden başka herhangi bir şey olabileceğini düşünecek kadar delirmedim sanırım?
Ne dersiniz dahilerim ulemalarım? Yanlış mıyım? :)