Bütün yoruculuğuna rağmen güzel bir dünya
Raife Polat - Utkan Çınar
Mesleğini severek yapan ve hep kendini geliştiren biriyle sohbet etmek kadar güzeli yok. Ama tabii böyle sohbetlerde saatler geçer söz bitmez. Gel bunları sayfalara sığdır desen sığmaz. Yine sığmadı, ama sığdırabildiklerimizi merakla okuyacağınızı düşünüyoruz. Evet, Alin Taşçıyan’la sinema eleştirmenliği, dünya sineması ve daha fazlası üzerine konuştuk...
Raife Polat: Okuyucularımız için, geçmişten, sinema yazarlığına giriş hikâyesinden başlayalım. Eleştirmen dediğimiz kişi bunun eğitimini almıyor. Ama o kişi kendi kendini eğiterek bu yola baş koyuyor. Senin için o süreci merak ediyorum.
Alin Taşçıyan: Ben eleştirmen olayım diye değil kültür sanat alanında gazeteci olayım diye yola çıktım. Sinemayı ne kadar çok seviyorsam, takip ediyorsam diğer sanatları da öyle takip ediyordum. Zaten ‘80’li, ’90’lı yıllarda bunları takip etmek de çok kolaydı. İmkânlar o kadar kısıtlıydı ki ne varsa hemen tüketiyorduk. Çocukluğumuzdan beri gelen açlık aslında. Bizim ön ergenlik zamanımız darbe. Ondan sonra da hiçbir şey yok, her yer kapalı. Sinemada birkaç yıl sonra gösterime giren filmler. Videocular bizi kurtarmıştı. Bir de İstanbul Film Festivali. Biz müzikleri kaset doldurtarak öğreniyorduk. Filmleri de TRT’de Atilla Dorsay gibi isimlerin programlarıyla, 7. Sanat, Videotek gibi mekânlardan el yordamıyla bulduğumuz filmlerle... Bizim şansımız dil bilmekti. Dil bilince yabancı yayınları ağzımızın suyu akarak, “neler de oluyor bu dünyada” diye takip ediyorduk. Eleştirmenlik kısmı ise biraz tesadüf oldu. Atilla Dorsay’ın Yeni Yüzyıl açılınca Millllyet’ten oraya geçmesi üzerine, yerine “Bizim sinema bilen çocuk geçsin, başkasıyla uğraşmayalım,” demesiyle oldu. (gülüyor)
Utkan Çınar: İlk yayınlanan eleştiriniz hangi filmdi hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum tabii. Madeleine Stowe’lu berbat bir kadın kovboylar hikâyesiydi. Şanssız bir haftaydı. (gülüyor) (YN: 1994 tarihli Bad Girls’den bahsediyor.) Bir yandan ti’ye alınabilecek bir film olduğu için kolaydı. Günlük gazetede başlamak avantajdır, çünkü gazetede eleştiri spesifik bir yaklaşım, bir analiz gerektirmez. Okuyucu basitçe konuyu bilmek ister. Ailemle mi gideceğim, arkadaşlarımla mı gideceğim onu bilmek ister. Bir terminoloji kullanılmaz.
Raife: Kendini geliştirme sürecin nasıldı? Eleştirmenler kulvarında o kuşakta önemli bir ivme vardı.
Her şey birarada oldu aslında. Sinema da o dönem bir atılım yaptı. İşte Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un, Yeşim Ustaoğlu’nun, Derviş Zaim’in ilk filmleri hepsi aynı dönemdi: ’94, ’95, ’96. Onlar öncü kuşaktı ve filmlerini yapmaya başladılar. Onların yaşıtı eleştirmen kuşağında da Uğur Vardan, Mehmet Açar, Murat Özer gibi isimler vardı. İnsanlardaki bir şeyler yaratma, kendini ifade etme arzusu o dönem ortaya çıktı. Türkiye çok içeri dönüktü, bunun kırılmaya başladığı zamanlardı. Yeni yayınevlerinin açılması, Eurimages’a katılma, onların katkısıyla Alkazar, Beyoğlu sinemalarının açılması, Onat Kutlar’ın İFA’yı kurması, arthouse filmlerin gelmeye başlaması, yeni dağıtımcı furyası… Bu endüstriyi de besleyen bir kalabalık oluşmaya başladı. Film eleştirmenliği de bunlardan bağımsız değil tabii. Bunun yanında ben de kendimi test etmek istedim. O yüzden işin uluslararası sahnesine çıkmak zorunda hissettim kendimi. Filmleri dünya prömiyerlerinde değerlendirip, bu işi yapabiliyor muyum’u görmek için. Çünkü, Türkiye’de biraz çeviri mantığıyla eleştirmenlik yapılabiliyor. 2. elden bilgilerle, o film üzerine çok fazla söz söylendikten sonra değerlendirilebiliyor. Kötü niyetle olmasa bile etki altında kalınabiliyor. Film eleştirmenliği sinemanın değil gazeteciliğin bir parçası. Sinemacılara bir şeyler öğretme havasıyla davrananlar olabilir ama bizim asıl işimiz izleyiciye kılavuzluk etmek.
Raife: İnanılmaz da bir üretim var. Sanat eleştirmeni bu kadar ürünün arasında yolunu nasıl bulabiliyor?

Ben kendimi piyasadan çektim diyeyim. Artık vizyon filmlerini izlemiyorum. Çünkü anlamı yok. Sinemaseverle geniş kitle izleyiciyi ayırmak isterim. Bir karar vermek zorundayız. Artık ben 4. Recep İvedik’i izleyemem. Hiçbir anlamı yok. Orada bir önyargı var artık: İlle de göreceğim, asla görmeyeceğim algısı. Her ne kadar sevsem de bir Hobbit daha da yazamam. Tarz, hikâye, karakterler değişik değil. Dönüp dönüp duruyoruz. Eleştirmenin alanından çıktı bunlar. Kuşağım olduğu için hâlâ bir Yıldız Savaşları gelsin diye heyecanla bekliyorum ama... (gülüyor) İtiraf etmeliyim festivallerde gördüğümüz arthouse sinema da otomatiğe bağladı. Orada, aynı filmin devamı bir ülkeden diğerine geçmiş gibi duruyor. Bunun da nedeni aslında bu filmlerin ortak yapım olarak üretiliyor olması. Böylece bir filmin, projenin üzerinde 4-5 kişinin söz hakkı, müdahalesi oluyor. Sen belki çok daha heyecan verici bir projeyle ortaya çıkıyorsun ama terbiye ediliyorsun. Ehlileştiriliyorsun. Fikir olmaktan çıkıyor proje oluyor. Bu hikâye anlatımı da binlerce yıl önceki mitlerden beri aynı. Onu kıramıyoruz. Farklı bir üslup çıkamıyor. Auteur sinemasından bir şeyler bekliyorsun ama onu da ekonomik koşullar fazlaca ehlileştiriyor.
Raife: Ben şu an başkanı olduğun FIPRESCI sürecine gelmek istiyorum. Uluslararası festivalleri hep takip ettiğini, jürilerine katıldığını biliyoruz. Bizim için gurur verici bir durum. Bu nasıl bir sistem, neler yapıyorsunuz?
Ortada bir uluslararası eleştirmeler grubu var. Biz ona “global köyümüz”, bir aşiretimiz var diyelim, bir festivalden bir festivale göç ediyoruz. İnsanlar birbirlerini çoğunlukla tanıyor. Federasyonu asıl temsil eden genel sekreter; Klaus Eder. Orası tamamen onun alanı. Birilerini gözüne kestiren, onunla çalışan falan o. Bu uluslararası bir federasyon olduğu için de sürekli ülkelerden insanların değişmesi gerekiyor. Üst üste aynı ülkeden kimse seçilmiyor, yönetim kurulunda aynı anda dört ülke birden temsil edilmeli gibi kuralları var. İnsanlar da birbirleriyle konuşuyor, paylaşıyor. Ama bu iş zaman ve sorumluluk isteyen, biraz diplomatik bir şey. Büyükler var ve işte o büyükler biliyor, tanıyor insanları. Nasıl diyelim, biraz kişisel bir süreç yani. Sen düşünür müsün, yapabilir misin falan diye soruyorlar. Bana da tam Milliyet’ten istifa ettiğim, “mutlu oldum” dediğim bir dönemde sordular. Biraz daha zamanım olabilecekti. Klaus Eder, “Ben İstanbul’a geliyorum, görüşelim,” dedi. “Olur,” dedim. Her zaman görüşürüz zaten, ama hiç öyle kişisel bir ilişkimiz olmamıştır. Geldiğinde bana başkan yardımcılığını teklif etti. Şöyle bir durdum tabii, yapabilir miyim diye. “Tabii ki yaparsın,” dedi. Sonra genel kurula gittik ve seçildim. Yardımcılık sürsi dolunca “Başkan ol,” dediler. “Daha sonra olurum,” dedim. Ama Klaus böyle çalışan, zaman ayıran birini bulunca bırakmak istemedi.
Raife: Sonuç almak istiyor…
Haklı, herkes de istiyor. Başkanlığı da becerdim galiba. Kötü bir iş çıkartmadım. Biraz çağdışı kaldığımız noktalar var tabii, 50 küsur ülkenin üyesi olduğu bir federasyon, 70 küsur jürisi var ve bu işlere ağırlık verildiği için başka şeyler aksıyor. Ama ben web sitemizin yenilenmesi gerektiğini düşünüyordum, Türkiye’den bir arkadaşımın şirketi, Mingus Design çok güzel bir site tasarladı bize. Yakında onun lansman’ını yapacağız. Bu sene 90. yılımız. Onun için de çok güzel bir program hazırlıyoruz. Bari Film Festivali’nde yapılacak. Bari bizim bütün genel kurullarımızı yaptığımız festival. Avrupa’nın dördüncü büyük tiyatrosu Teatro Petruzzelli’de uluslararası alanda çok önemli yönetmenlerin filmlerinin gösterilip, masterclass’larının yapılacağı bir programımız var. Sanıyorum FIPRESCI’de bir yenilenmeye önayak oldum, onun için mutluyum diyebilirim.
Raife: Peki bu başkanlığın belli bir süresi var mı? Senin ne kadarın daha var?
Var. Bir seçim iki yıl için yapılabiliyor ve en fazla iki dönem çalışılabiliyor. Bir kişi bu iki dönem dışında bir daha başkanlık yapamıyor. Birinci yıldayım daha. Ama süre bitince başka ülkeden arkadaşlara devretmek lazım. Hareket iyi oluyor. Farklı dinamikler var. Çok zor yürüyen bir yapı bu. Çok hantal, çok büyük.
Türkiye’de sinemaya bakışın en hastalıklı tarafı Oscar’la ilişki. Oscar’ın uluslararası bir ödül olduğu gibi bildiğin reklam zokası da var. O bir havuç ve herkes de yiyor o havucu.
Utkan: Ben de onu soracaktım. Zorlandığınız kısmı nedir bu görevin?
Başkan olarak değil ama başkan yardımcısıyken zorlandım. Bizim en büyük muhatabımız üyeler dışında festivaller. Dünyada ekonomik krizle birlikte bizi çok zorlayan şeyler oldu. İnsanlar seyahat edememeye, otel paralarını karşılayamamaya başladı. Festivaller de buna bütçe ayıramaz oldu. Böyle olunca da sanki herkes daha agresif oldu. Jürilere gitmeye daha fazla talep var, festivallerden de daha büyük isimleri, önemli yayın organlarını çağırmaya… Ama olmuyor. Denizaşırı biletler artık hiçbir yerde yok. Herkes kendi kıtasına mahkum. Çok acıklı, ama öyle. Büyük festivallerde jüride çeşitlilik yaratmakta zorlanmaya başladık. Eleştirmenler biraz yapıları gereği fazla eleştiriyorlar her şeyi. O yüzden her ülkede ciddi kaynamalar, iç sorunlar var. İnsanlar da böyle iç sorunlarında FIPRESCI’yi hakem gibi kullanmaya hevesli. Bir festivalin sorunu olabilir, birbirlerinin içinde politik ya da bölgesel ayrımlar olabilir, etnik meseleler olabilir... Diplomasi öğrendim diyelim. (gülüyor)
Utkan: Okuyuculara bir tüyo olması açısından, hangi ülkenin sinemasında bir hareketlilik var ya da ilginç bir şeyler geliyor hissiyatı var söyleyebilir misiniz?
Son yıllarda Şili sineması çok iyi gidiyor. Az az ama iyi geliyor Şili’den güzel filmler. Romanya ve Türkiye hız kesmedi. Yunanistan’da 3-4 yıl önce yeni bir ekip çıktı. Çok sert toplumsal eleştiri ve farklı bir tarz yaratarak geldiler. Onların filmleri de hız kesmedi. Tam da ekonomik krize denk gelen, yurt dışında yetişmiş, finansmanını dışarıdan sağlayan, biraz sert filmler yaptılar. Şili’deki filmler o kadar sert değil, ama alttan alta oradaki ırk gerilimini, darbe sonrasında çok da hesaplaşılmadan bastırılan meseleleri ortaya çıkaran ilginç filmler olmaya başladı. Ukrayna’da şimdi bu savaş falan olmasa iyi bir şeyler geliyordu. Mesela Sergei Loznitsa her zaman çok iyi bir yönetmen, ama belgesel olunca biraz spotların arkasında kalıyor, kırmızı halıya çıkamıyorsun. O biraz kırmızı halıya çıkmaya başladı uzun metrajlarıyla, birden Cannes’ın gediklisi oluverdi. Ukrayna’dan genç isimler çok uğraşıyor, biliyorum. Mesela The Tribe tamamen işaret diliyle, işitme engelliler arasında çekilen bayağı önemli bir film. Avrupa Film Akademisi FIPRESCI Keşif Ödülü’nü kazandı. Polonyalılar bana sorarsan her daim çok iyi gidiyorlar. Hiç şaşmıyor, çünkü onların sistemi de çok iyi. Bir Polonya filmini izlediğinde her daim karşında bir teknik yetkinlik görüyorsun. Hani bir güzel, mükemmel film var ya, o. Beğenirsin beğenmezsin, ama işçiliği görmek çok güzel bir şey. Mesela Pawel Pawlikowski senelerce İngiltere’de yaşadı, orada film yaptı, gitti Fransa’da film yaptı. Ama en büyük çıkışı yeni filmi Ida’yla yakaladı. Ama dediğim gibi şu an kayda değer olan Şili, Yunanistan genç kuşağı ve bundan sonraki beklentim de Ukrayna’dan.
Utkan: Türkiye’yle ilgili genel anlamda ne diyebiliriz acaba?
Ya biz iyiyiz. Eklektiğiz ya oradan kazanıyoruz. Türkiye’de hikâye bitmiyor, artıyor. Bir şeyin üzerine şrak diye atlayıp film yapılmasından hoşlanan biri değilim ben, bekleyeceğiz, oturacak. Bizde bundan sonra bekleyip oturan olaylardan başyapıtlar çıkabilir. Dolayısıyla nasıl baktığına, nasıl anlattığına bağlı olarak bizden sürekli çok şaşırtıcı işler çıkıyor. Çok genç yönetmenlerden acayip iyi şeyler izliyoruz.
Sen filme 5 dakika daha bir şey eklemek, altını biraz daha doldurmak istediğin zaman sana hesap makinesi gösteriyorlar. Dolayısıyla bunu yapamıyorsundur. Bir de bunu yaptığın zaman 3 kişi daha fazla izleyecek diye bir şey de yok!
Utkan: Yani o başta dediğiniz 95-96 jenerasyonunun bir ikinci tekrarını da görebiliriz...Yeni jenerasyon elbette. Mesela Nuri Bilge Ceylan kötüye gitmiyor, tam tersi iyiye gidiyor. Koza ile başladığı ve tırmandığı yer Altın Palmiye kazanmak. Ben mesela Üç Maymun ya da Bir Zamanlar Anadolu’da’ya çok bayılmamıştım. Bayağı itirazlarım olan filmler. Fakat son filmi bir gördüm, Cannes’da daha ikinci gündü, 3 tane yarışma filmi görmüştük. Film bittiğinde, ne kadar iyi kurgulandığını görünce afalladık, ne zaman bitti 3 saat 18 dakika diye düşündük. Herkes şöyle bir dalgalandı. Göreceğimiz daha 18 film vardı yarışmadan, belki daha iyisi çıkar ama, şunu biliyorsun, daha iyisi çıkmazsa bu film Altın Palmiyelik! O duygu bence çok önemli. Hiç öyle şeyler yapmam ama, bunu hemen yazdım da. Sürpriz olmadı. Bu hakikaten önemli bir başarı. Bence Yeşim Ustaoğlu da sürekli daha iyiye gidiyor. En son Araf çok iyiydi. Pandora’nın Kutusu da öyleydi. Uluslararası başarısı da ortada. Semih Kaplanoğlu da bir eşik atladı. Üçlemesinin tamamını seviyorum. Bal’ı perdede izlerken insanın hissettiği o duygu bambaşka bir şey. Sinema bence öyle bir şey zaten. İnsanın ben ne izliyorum diye tüylerinin ürpermesi, heyecanlanması...
Utkan: Nuri Bilge Ceylan’ın Oscar’a aday olamamasıyla ilgili bir görüşünüz var mı? Hep konuşulan bir şey olduğu için sordum sadece...
Türkiye’de sinemaya bakışın en hastalıklı tarafı Oscar’la ilişki. Oscar’ın uluslararası bir ödül olduğu gibi bildiğin reklam zokası da var. O bir havuç ve herkes de yiyor o havucu. Bu film en yaklaştığımız filmdi illa ki Oscar’a aday olmamız ya da almamız gerekiyorsa, ama sonuçta Amerikan sinemasındaki bir yabancı film algısını düşününce de hiç uymayan bir film. 3,5 saat, temposu düşük Çehovyan bir film! Yanlış anlaşılmasın ama, öyle bir film, böyle bir argüman, sınıf meselesi falan Amerika’yı çok aşar, anlatabildim mi?
Utkan: Ben televizyon dizilerini de sormak istiyorum. Bir patlama yaşıyoruz, özellikle kalite anlamında. Son yıllarda birkaç başat diziyle beraber daha sinematografik işler çıktı. Bu konudaki görüşleriniz nedir? Sevdiğiniz şeyler var mı? Sinemaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz? Anlatım olarak daha uzun zamanda, daha geniş bir şekilde karakter analizi yapılabildiği için sinemaya göre avantajları da olduğu söylenebilir mi?
Bence Amerikan dizileri çok yaratıcı. BBC de eskiden beri çok temiz iş yapar, ama onların bir standardı vardır. Sapma yapan bir dizi varsa ben izlemedim. Ellerinin altında o kadar iyi oyuncular, o kadar iyi setler var ki...
Utkan: Tüm oyuncular İngiliz zaten.
Aynen öyle. Dizide oyunculuk çok önemli. Karakter odaklı çünkü. Olay ne kadar öne çıksa da diziyi takip ettiren şey hep karakter. Onun üzerine kuruluyor. Oyuncuların hepsi de çok iyi. Hikâyeyi kısa sürede, çok ekonomik bir dille, çok iyi anlatıyorlar. Yazar kadroları olağanüstü. Mesela sinemada yaptığı işleri hiç beğenmediğin yapımcı televizyona olağanüstü işler yapıyor. Galiba mecranın kendisinden kaynaklanan bir şey var. Bu kadar iyi iş çıkartamazlarsa tutunamazlar. Çok büyük bir rekabet var. Sinemadan daha büyük. Sinemada biletini alıp kapıdan içeri girdikten sonra kaçacak yerin yok! Ama televizyonda her an zaplayabilirsin. Hani mini dizi gibi olup, başlayıp bitenleri, daha sinematografik olanları da bayağı film gibi çekiyorlar zaten. Şu şey sevimsiz ama; post-apokaliptik dünyadaki iyi beyaz Amerikalıların yeniden uygarlık kurmaları. Bu kadar fazla milliyetçilik beni aşıyor.
Utkan: Genel olarak sinemada da, dizilerde de aşırı derecede fütüristik, postapokaliptik bir furya var. Kendi adıma, saçma da buluyorum. Bunun nedeni ne olabilir acaba? İnsanların umudunu kesmesi ya da bindik gidiyoruz kıyamete durumunun yansıması mı?
İki şey var. Birincisi yeni soğuk savaş hazırlığı var. Komünistlerden boşalan düşman koltuğuna Müslümanlar oturtuldu. Soğuk savaş döneminin istila sinemasını hatırlayalım. Bütün o B sınıfı bilim kurguları falan. Radyasyonla devleşen böcekler, dünyayı işgale yaratıkların, bodysnacher’ların hepsi bir anti Amerikan korkusuydu. Bu yaratıkların hepsi komünistleri temsil ediyordu. Dünya ikiye bölünmüştü. Şimdi de dünya ikiye bölünüyor. O korkuyu hep taze tutarlar. Bir de aileyi tehdit eden yabancı formülü vardır. Anne, baba, çocuklar ve köpek korunmak zorundadır ya hani. Gerilim sineması bunun üzerine, aksiyon sineması da bu ikiye bölünmüş dünya üzerine kuruludur. Hep bir tehdidimiz olması lazım. Çünkü o tehdit bize şöyle yarıyor; yönetime inanıyorsun, devlete inanıyorsun, orduya inanıyorsun, silahlı mücadeleye inanıyorsun, birlik olma duygusuna inanıyorsun. Birlik olursak biz bunu başarırız, herkesin içinde bir kahraman yatıyor. Mesela hep en hımbıl bilim insanından aksiyon kahramanı çıkarıyor. Süper kahramanlık filmleri de öyle değil mi? Ergenlikteki değişimin olumlu olabileceğini, oradan bir süper kahramana dönüşebileceğini anlatıyor. Dönüşümden korkma! Aslında sen normalsin, hatta daha iyiye dönüşeceksin, kozadan çıkan kelebek olacaksın terapisi ya bunlar. İşte o terapinin öbür türlüsü bu da. Düşmana karşı hep uyanık ol! Düşman neyin simgesi biliyoruz. Senden farklı olan, hani o yabancı, o göçmen var ya... Sürekli böyle bir paranoyayı besliyorlar. Buna bir hazırlık görüyorum ben. Ama tabii bir de iklim değişimi var. El Nino’dan beri çok korkuttu insanları. Her an bir iklim felaketiyle karşı karşıya kalacağız korkusu. O ara doğal afet filmleri başladı. Aynı kafa işte; nasıl sağ kalırız? Sonumuz geliyor. Sonumuzu ya düşman getirir, ya doğa getirir.
Utkan: Sinema sanatına baktığımız zaman, en basiti Robocop filmine baktığımızda -geçen Verhoeven’inkini seyretmiştim, sonra yenisini seyrettim- Verhoeven’inkine baktığımız zaman hakikaten alttan alttan, kurgusuyla bilmemnesiyle bir sinema görebiliyorsun. Ama bu yenisini seyrettiğimizde, bir senaryo yok, hiçbir şey yok, tamamen boş bir film. Çoğu filmde de var artık bu. O zaman sinema dediğimizde bir ayrım yapmamız gerekiyor mu? Senaryosu, efektleri ile görsel tatmin sağlayan entertainment ile bir de başka bir sinema var diyebilir miyiz?
Tabii söylediğine katılabilirim. Ama bazı filmler de şaşırtıyor. Mesela Iron Man 3’de yine de orijinal bir şey yapabiliyor. Biraz da yönetmenine bağlı. Bana sorarsan bu insanların hepsi esasen çok yaratıcı insanlar. Bıraksan daha iyi işler yapmak isterler. İçini doldurmak isterler, fakat son söz pazarlamacıda.
Raife: Az önce söylediğin “ehlileştirme” hikâyesine geliyoruz o zaman yine...
Yani... Hele de bu CGI dediğin zaman, bunun dakikası bilmem ne kadar bin dolar. Sen filme 5 dakika daha bir şey eklemek, altını biraz daha doldurmak istediğin zaman sana hesap makinesi gösteriyorlar. Dolayısıyla bunu yapamıyorsundur. Bir de bunu yaptığın zaman 3 kişi daha fazla izleyecek diye bir şey de yok!
Utkan: Böyle sürer mi dersiniz? Son zamanlarda mesela Cronenberg’in bir filmi vardı, Birdman var, Hollywood’un eleştirildiği bir tavır da başladı. Sanırım bunlar da olacak.
Onlar hep olacak. Ama koskocaman Brian de Palma da Hollywood’da film yapamıyor artık, gidiyor Fransa’da yapıyor. Hiçbir Amerikalı yapımcı ona para vermiyor film yapsın diye. Adam da Brian de Palma, daha kim olsun işte? Bunlar acıklı şeyler. Woody Allen de yapamıyor, gidiyor Avrupa’da yapıyor. O da artık işi torna tezgâhına döndürdü. Tabii gülüyorsun, bakıyorsun, adam çünkü yazmayı biliyor, oynamayı da oynatmayı da biliyor, ama bir noktadan sonra artık onun da otomatiğe bağladığını görebiliyorsun.
Acaba gitgide bu kadar sekterleşen bir entelijensiyada ya da ortanın solu olan tarafta herhangi bir şeyle ya da herhangi biriyle yüzleşebilir miyiz?
Utkan: Son bir şey daha sormalıyım. KargART’ta Yüzleşme diye bir tema belirledik bu yıl. Bunun da nedeni 1915’in 100. Yılı olması. Bu konuda neler söylemek istersiniz?Yüzleşecek aslında çok şeyimiz var. Ermeni meselesi bir tarafa daha 3 gün öncesiyle yüzleşemediğimiz için... Her şeyi gömdüğümüz, unuttuğumuz ve bastırdığımız için, yoksa yaşayamayacağız o belli bir şey... Çok önemli bir kavram seçmişsiniz. 1915 üzerinden baktığımda, gene bakıyorum esas sorun mücadele etmemiz gereken taraf değil kendimiziz. Bunun için bile bölündük, kavga ediyoruz, yan yana duramıyoruz. O ona itiraz ediyor öbürü diğerini beğenmiyor. Acaba gitgide bu kadar sekterleşen bir entelijensiyada ya da ortanın solu olan tarafta herhangi bir şeyle ya da herhangi biriyle yüzleşebilir miyiz? O bağlamda çok umutsuzum ben. Eskiden daha umutluydum, ama sürekli hayata aynı cepheden bakmamız gerektiğini düşündüğüm insanlar arasında hiçbir dayanışma -iletişim var ama gerçek bir dayanışma- gerçek bir insani temas kalmadı. O gün, daha Hrant’ın vurulduğu akşam Agos’un önünde toplanıp “Hepimiz Ermeniyiz,” diye bağıran insanların dışında, zannediyorum sonraki “Aa, bu bir mesele, orada olmam gerekir,” diyen cenaze kalabalığı dağıldı. Bu her açıdan da böyle oldu. Sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde de böyle oldu. Yumurta gelip kapıya dayandığı anda çok ciddi çatlaklar meydana geldi, çok ciddi kamplaşmalar başladı. Ben hâlâ hayretle bakıyorum hiç mi ders alınmamış tarihten diye, alınmamış! Aynı 70 eşiği ya da 80 eşiğine gelmiş dayanmış insanlar. Politik olarak son derece regresif buluyorum progresif olması gereken kampı. Kaba bir şekilde sağ sol demek istemem, ama sonuçta sağ sağdır. Bir beklentimiz yok. Bütün sorun bu tarafta. Bu taraf gitgide çöküyor, gitgide bireyselleşiyor, gitgide daha çok kavga ediyor, gitgide daha hırçın oluyor. Herhalde herkesin içinde biz bunu yapamayacağız umutsuzluğu var o yüzden. Bu sene vesile olursa, yazılarla, konuşmalarla, eylemlerle, “biz n’apıyoruz yan yana durmamız gerekirken”i sormayı becerebilirsek o zaman umudumuzu geri kazanabileceğiz. Ama son bir senede kamu kesimini özel kesimden daha ileri kafada falan görünce gerçekten üzülüyorum. Olmamız gereken yerde duramıyoruz biz. info@kargamecmua.org