Mahallenin Delisi: ARIEL PINK


Utkan Çınar

“Bir açıdan ben sadece köyün istediğini yapabilen delisiyim ve buna müteşekkirim.”*

Ariel Marcus Rosenberg’ten bahsetmek, müziğini ve son dönemde bayağı olay yaratan açıklamalarını deşmek de kıllandırıyor beni. Hani bir şekilde bu yazıyı okur ve beni insanların önünde rezil edebilir. Korktuğum nihilist Batılı kafası ortaya çıkabilir. Beni de üzer. Belki gerek de yoktur. Ama en basit anlamda yarattığı müziğin ilgi çekici olduğunu söylemek, hakkını teslim etmek zorundayız.
Kaliforniyalı, 36 yaşındaki Pink, 2010’lu yılların Lou Reed’i gibi davranıyor, politik doğruculuğu takmıyor, konformist cinsel kimliklere saldırıyor, Amerika denen çılgın partinin (sanal dünya opsiyonu ile de iyice coşan) patavatsız delisi rolünü oynamayı seviyor.

2010’daki albümü Before Today’i 4AD’den yayınlamasıyla beraber kariyeri başka bir seviyeye geçiş yapan ve daha çok göz önünde vakit geçirmeye başlayan Pink’in daha önceki albümlerine baktığımızda, lo-fi’yı yol gösterici olarak almış, müziğin kaydı ve yayınlanmasını da sanatının içine katan bir davranışı vardı. Yoksa onun adını ilk duyduğum Worn Copy ve The Doldrums gibi albümler de gayet ilgi çekici çalışmalardı. 2010’dan sonraki külliyatının bu kadar daha göz önünde olmasının sebebi belki de ‘80’lerin bir nevi kitsch synth pop tarzının hem indie hem de büyük prodüksiyon albümlerinde çok daha fazla kullanılması ve cool hissedilmesi. Bir açıdan da Pink’in müziğine kafadan synth pop demek hiç de doğru olmaz. Kendisinin de hayranı olduğu Can, The Velvet Underground, Captain Beefheart hatta Zappa, tarzının öncüsü sayılabilecek, beraber de çalıştığı R. Stevie Moore, Hollandalı Harry Merry, Pink müziğinin köklerini görebileceğimiz isimler. Daniel Johnston’ın kayıt tarzı ve Lou Reed ’70’lerdeki sahnedeki tavırları da Pink’in etkilendiği ekoller. Hatta çok uzaktan belki Jack Black-Tenacious D kafaları. (Kanımca da çok iyi referanslar. Zaten gençliklerinde bu bahsi geçenler isimlerin** müziklerini dinleyip onların müziğinden faydalanan ve hatta onların müziklerini maalesef ehlileştiren de çok isim var günümüzde. Ariel Pink’in öyle olduğunu düşünmüyorum. “Round and Round” veya “Baby” gibi ‘80’ler sound’larının çiğ yanlarını hoş bir groove ile birleştirip, mizahını da koruyarak, modern klasiklere imza atabiliyor.)

Ariel Pink’in “Witchhunt Suite for WWIII” veya “Menopause Man” gibi şarkıları “kararsız elektron” havalarıyla dikkat çeken yapıtlar. Özellikle sözleriyle. “Menopause Man”i Kurt Cobain’in “Rape Me”sinin 20 yıl sonranın dünyasında nasıl tınlayacağının bir örneği olarak görmekteyim. Tabii Ariel Pink’in bazı açılardan Cobain’i andırması da bu fikre önayak olmuş olabilir. Kendi lafına göre Madonna’nın “düşüş”teki kariyeri için ondan şarkı istediği haberleri de çıkmıştı. Aslında doğru bir fikir. Birkaç yıl sonra Pink’in uluslararası bir hit yazdığı görebilirz. Yeni “Get Lucky” veya “Gangnam Style”ı yapabilecek kapasite var kendisinde. Ama statükoya girecek bir yapı yok bu garipte.

Bu adamların en sevdiğim yanı, kapitalist kültüre yarım ağız isyan eden ve bu kültürün getirdsği “doğruluk” ve “iyilik” kavramlarını dürtmeleri, provoke etmeleri. Charlie Hebdo’nun da yaptığı da belki bu. Bunlar bizim gibi gerçeklik hissiyatını yitirme eşiğindeki uyuşturulmuş kuşakların gözüne mandalina kabuğu sıkıyor ve de kesinlikle iyi oluyor. İnsanlığı ileriye taşıyor. Farklıya töleransı sınıyor. Tabii Pink her an yüzümüzü kızartabilir de…

* Ariel Pink
**Son albümü Pom Pom’a hastanedeki yatağından bir sürü besteyle katkı veren, 15 Ocak’ta aramızdan ayrılan Kim Fowley’i de unutmamak lazım. Sırf burada adı geçen ve çoklukla tanımadığımız isimleri keşfe çıkmak bile Pink’in bi amne hizmeti olarak görülebilir.

khgv@hotmail.com