İNSEYNİNDI-MENBREYN

Murat Mrt Seçkin
 

Bu iki sayfada müzik tarihinde yolu akıl hastanesinden geçmiş birkaç isimden bahsedeceğiz. Bu isimleri seçmemin en önemli sebebi, bir kısmının yaşadıkları her şeyin neredeyse tamamen uyuşturucuya bağlanması idi. Birçoğunun dahil olduğu ekip hayatlarına devam ederken onların giderek asosyalleşmesi, kabuğuna çekilmesi ya da tam tersi, duygularını beklentilerin çok üstünde dışa vurması yüzünden tamamen dışlanmışlar. Bu tip hikâyeleri, Pink Floyd’un Syd Barret için “Shine On...” kaydında yaşadığı söylenen “Onu gördük, çok fenaydı, üzüldük, ağladık, sonra da bir daha görmedik” gibi samimiyetlerini sorgulama ihtiyacı uyandıran açıklamaların havasına girmeden okumanızı tavsiye ederim. Ne yok saymak, ne de “Arkadaş ne manyak adammış,” diyerek abartmak bu insanların yalnızlığına ilaç olmadı.

James “Jim” Gordon

Bu da kimmiş diyebilirsiniz. Byrds, Alice Cooper, Eric Clapton, Carpenters, The Beach Boys, Joan Baez, CSNY, Donovan, Neil Diamond, Carole King, George Harrison, Zappa, Tom Waits, Traffic diye uzayan giden bir listenin önemli aktörlerinden. Hep unuttuğumuz stüdyo müzisyenlerinin davulcu abisi James. Hiç olmadı Clapton’un meşhur “Layla”sını yazan adam olarak tanıyabilirsiniz. Yıllarca bu önemli isimlerin kayıtlarında bulunmuş Gordon, uzunca süre şizofreni belası ile başa çıkmak için çabalamış. Ne yazık ki seksenli yılların başında iyice zorlanmaya başlamış, annesinin onun karnını doyurmak ve düzgün uyumak konusunda uyaran sesi kafasından hiç gitmemiş. Sonunda çözümü annesini öldürmekte bulmuştur.

Roger Keith Barret ya da Syd Barret

Pink Floyd’un kurucusu, saykodelik folk ve rock’ın yaratıcılarından Syd Barret, davranışları ve tercihleri nedeni ile her zaman uyuşturucunun etkisindeymiş gibi eleştirildi. Uyuşturucu Barret’ın hayatında sadece yardımcı bir faktör olarak yer alıyordu. Asit deneyimleri Syd’in zaten varlığına inandığı dünyanın görsel ve sosyal anlamda kapılarını açan bir anahtardı. Beraber yaşamadıkça asla anlayamayacağız ama Pink Floyd elemanlarının onun “Shine On You Crazy Diamond” kayıtlarında son kez stüdyoya alıp ağladıkları hikâyesini duydukça bu grubun kalan elemanlarının samimiyetine dair şüphelerim oldu. 

“Burayı biraz karartalım, şimdi rüzgârlı ve soğuk olsun, daha bulanık yapabiliriz.” (Barret ikinci albümün kayıtları sırasında ses teknisyenlerine istediği dokuyu tarif ediyor)

Daniel Dane Johnston

Beatles ile yatıp kalkan, sesinin bu grupta iyi olmayacağını ve orada çalamayacağını anladığında yıkıma uğrayan bir güzel adam Johnston. Yaptığı her şeyi Beatles yorumlamak olarak gören ama dinlediğinizde bambaşka bir müzikle sizi şaşırtan kişidir. Johnston ne iyi bir vokalist ne de başarılı bir enstrümancıdır. Ancak araştırdıkça ve gördükçe kendisinin samimiyet dediğimiz durumun ete, kemiğe bürünmüş hali olduğunu anlarsınız. Çocukken maruz kaldığı aşırı dini eğitimin etkilerini hiçbir zaman üzerinden atamamış, yoğun manik depresif kişiliği ve yetmezmiş gibi bipolarlığı hayatının önüne hep engeller koymuş, ciddi acılar çektirmiştir. Olmadık yerlerde şeytanı görmeye kadar giden krizleri hayatına hep sorun olarak girmiştir. Kendini kaybettiği dönemlerde vücudundan kopup gittiğini ve geri geldiğinde ruhunun onu şaşırtan şeyler yaptığını ifade eder. Ne yazık ki kontrol onda değildir.

Brian Douglas Wilson

Altmışların başında eğer Beatles ile müzik sahnesi değişmeseydi belki de dünyanın en ünlü pop grubu Brian Wilson’un Beach Boys’u olacaktı. Bu surf ve doo-woop’çı tatlı gençlerin grubu, Wilson’un sesle ilgili takıntıları sayesinde  müzik tarihinin en önemli albümlerinden birinin de sahibi oldu: Pet Sound. Ancak altmışlı yılların LSD özgürlüğü, grup elemanlarının Manson tarikatı ile yakınlığı ve Beatles’ın korkunç başarısı zamanla Beach Boys’u arka sıralara attı. Wilson ise yetmişli yılların ortalarına kadar süren bir tedavi sürecine girdi. Zaten çok sosyal olmayan ve kendi dünyasında yaşayan bu önemli müzik adamı, yıllar geçtikçe daha da şizofren bir dünyanın içine daldı. Wilson sıra dışı sözler söylemiş bir müzisyen değil ancak saplantıları ve içine düştüğü şüphe dolu gri dünyaya rağmen müziğe dönmüş, yön vermeye devam etmiş bir ses adamıdır. 

Alexander Lee Spence ya da Skip Spence

Moby Grape, Quicksilver Messenger Service ve Jefferson Airplane gibi gruplarda yer almış davulcu, gitarist, şarkı sözü yazarı, Skip 1969 yılında Oar isimli oldukça önemli bir albüm çıkarmış bir müzisyen. Saykodelik bölgenin aydınlık yüzü olarak tanınan Skip’in uyuşturucular ile arasındaki ilişki öyle bir hale gelmişti ki ölümcül dozlar bile onda bir işe yaramaz hale geldi. Neredeyse otuz yılı kliniklerde geçen Spence, sonunda sokaklarda yaşayan bir adama dönüştü. Birçok arkadaşı düştüğü ve içinden çıkamadığı yoksunluğu için ilk yatırıldığı hastaneyi suçluyor hâlâ. Oğlu Omar onunla son kez konuştuğunda peçetelere notlar yazıp halen yeni bir şarkının üzerinde çalıştığını anlatıyormuş.

Roger Kynard Erickson ya da Roky Erickson

Sanırım altmışlı yıllarda aşırı yükleme yapan özgürlük ve LSD bu dönemden çok fazla insana kliniklerin yolunu ezberletmiş. Erickson Amerikan saykodelik sahnesinin öncü gruplarından 13th Floor Elevators’ın vokal ve şarkı sözü sorumlusu idi. Yoğun uyuşturucuların da etkisi ile daha altmışlı yılları bitiremeden kendini hastanelerde buldu. Üstelik Erickson’ın bu dönemi neredeyse seksenli yıllara kadar ağır bir şekilde devam etti. Ara ara müzik ile haşır neşir olmaya çalışsa da hiçbir zaman eski günlerine dönemedi. Gerçi çok mu önemli? Kendisinin dünyalı bir insan olmadığına ve uzaylı olduğu için de dünyadaki hiçbir kanun ve zorlamanın onu kapsamadığına ilişkin oldukça meşhur bir deklarasyonu bulunmaktadır.

Jesus Christ Allin ya da GG Allin

Sahnede genel toplumun huzur anlayışına ters düşen performansları nedeniyle mahkemeler ile bol bol işi olan bir müzisyen Allin. Zorlayıcı performansları her davanın sonucunu doktor görüşmesine bağlıyordu. Allin’in akıl hastaneleri ile ilgili bir sıkıntısı yoktu ama onu oraya zorla yönlendiren sistemin bu tavrı ile iyice çileden çıkıyordu. Bu görüşmelerden birinde doktor Allin’e bedene zarar verme alışkanlıklarından bahseder. Acaba bu adam neden kendini kesiyor, kafasında şişe kırıyor, seyircilerin kendine fiziki şiddet uygulaması için elinden geleni yapıyordu? Hepsi basit bir fetişin ya da sadece bolca kimyasal ve alkol bileşiminin sonucu oluşan şuursuz, kontrolsüz hareketler miydi?

“İnsanlar sürekli acı çeker haldeler, ben bunu sahnede herkesin önünde fiziki şekilde yapıyorum ve sahneden indiğimde üstümde hiçbir acı ve suçluluk duygusu kalmıyor.”