Dil ve Delilik
Bülent Kale
Dil ve delilik üzerine en bilinen hikâyelerden biridir: James Joyce’un kız Lucia’nın şizofreniyle başı derttedir. Rivayete göre, kızına yardım etmek isteyen Joyce, onu sürekli yazmaya teşvik etmektedir. İrlandalı yazar kızının böylece hastalığın pençesinden kurtulabileceğini; kendine ait bir alan yaratabileceğini, şeyler üzerine daha verimli düşünebileceğini ve daha iyi olacağını düşünmektedir. Joyce kızının yazdıklarını çok beğenir, onu teşvik eder ama hastalık konusunda sonuç onun istediği gibi olmaz. Lucia yazdıkça kötüleşir.O sıralarda Finnegans Wake’i yazmakta olan Joyce kızının yazdığı bu metinleri, dönemin önde gelen psikiyatrlarından (Joyce metinlerini de yakinen tanıyan) Carl Gustav Jung’a götürür. Lucia’nın yazılarını kendi eserlerine çok yakın bulan Joyce Jung’a kızının da aslında tıpkı kendisi gibi yazdığını söyler. Gerçekte James Joyce’un da kızı kadar hasta olduğunu düşünen Jung, Lucia’nın baba Joyce’un Finnegans Wake’te yazdığı pasajlara çok benzeyen metinlerini inceler ve şöyle der ünlü yazara: “Görünen o ki; sizin yüzdüğünüz yerde kızınız boğuluyor.”
İspanyol psikiyatr yazar Fernando Colina delilerin (psikozlu bireylerin) özellikle dil dünyalarının yıkıldığını söyler. Yaşadıkları toplumdaki insanların dillerini kullanarak anlama bürüdükleri şeylerin onlardaki dilsel karşılığı kayıptır. Bu nedenle, sıkıntıyı aşmak için hızlıca bir mekanizma geliştirirler. Yeni kelimeler üretir ve anlamlar kurarlar: Diğer insanların kullandığı dilden çok farklı, çok kişisel, yalnızca kendilerine ait bir dil dünyasıdır bu.
Bu mekanizma delinin konuşmasına yarar. Ama iletişim kurmasını sağlamaz. Yani anlatmasına ve anlaşılmasına yaramaz. Bildiğimiz kelimelerden ya da kendi ürettiği kelimelerden kurduğu dilsel yapılar onun kişisel dünyasından çıkar çıkmaz manasını yitirir, anlaşılmaz şeylere dönüşürler.
Aynı durum tersinden de geçerlidir. Diğer insanların konuştuğu dille söylenen şeylerin onda bir anlamı yoktur. Bu pek manalı, zekice sözler onun kendi kişisel diliyle oluşturduğu kişisel dünyasının sınırlarına geçtiği anda tüm anlamlarından sıyrılır ve manasız seslere dönüşürler. Dil bir köprü değildir artık. Bir zırha dönüşmüştür.
Dil bir dünyadır. İnsan, hayat dille kurulur. “İnsan etten ve kemikten yapılmıştır ama söylediği kelimelerden de yapılmıştır,” der Eduardo Galeano. Şunu da eklemek gerekir bu tespite: Biz aynı zamanda daha hiç duymadığımız, hiç bilmediğimiz hiç söylemediğimiz kelimelerden de yapılırız. İçimizde dışarıyla kurduğumuz ilişkilerden çok daha hareketli, çok daha bağırış çağırışlı bir dünyamız vardır. Orada bizim dışarıyla ilişkilerimize yön veren, anlam katan, bugüne kadarki deneyimlerimizle kurduğumuz yalnızca bize ait bir dil konuşulur.
Eğer içeride işler karışırsa, ilişkiler çözülür, diyalog koparsa, o bize ait dil işlevini yitirirse deliririz. Eğer o dil çözülürse, diyor İspanyol psikanalist José Maria Álvarez, her şey çözülür: Uzayla, zamanla, eşyayla, diğer insanlarla ve kendi bedenimizle olan ilişkilerimiz de çözülür. Ve ilk semptomları yine dilimizle veririz. Odaklanamayız, şeyleri, anlamları, zamanı, olayları birbirine bağlayamayız. Anlam bizi terk eder: Gözlerimizden, ellerimizden, duruşumuzdan, konuşmamızdan terk eder. En azından terk etmeyi dener…
Deliliğin bir hastalık değil bir kendini koruma mekanizması, bir dengeyi yeniden bulma denemesi olduğunu söylüyor İspanyol psikanalist Álvarez. Kişinin kendi dengesini ve dilini yeniden bulmak için çabalamasıdır delilik durumu. Bedenimize anlam veren ruhta ya da benlikte açılan yaraları sarmak için stratejiler geliştirmektedir deliren kişi: Dışarıdan sanrılar, kendi kendine konuşmalar, alıp başını gitmeler vb. olarak görünse bile. Son olarak; yapılan araştırmaların bu tür belirtileri göstermesi ilaçlarla engellenen, delilik hakkı elinden alınan kişilerde intihar oranlarının arttığını ve daha depresif bireyler olduklarını gösterdiğini de ekliyor.
***
Peki delirmemek mümkün mü? Normal olmak normal mi? Rüya görmez olduysak ya da gördüğümüz azıcık rüyalar gün boyu maruz kaldığımız zehirleri atmamıza yetmiyorsa? Her gün çocuklar, kadınlar, işçiler, yoksullar hiçbir şey olmamış gibi öldürülüyorsa? Katilleri ya da müsebbipleri ceza almıyorsa? Hatta güle eğlene geziyorlarsa? Hırsızlar, katiller her gün televizyondan söylev veriyorsa? Tepki vermek imkânsız ya da etkisiz bir eyleme dönüşmüşse? Bakmak, dinlemek, koklamak serbestken yapmak, konuşmak, tatmak, dokunmak yasaksa? Her gün insandan çok eşyaya benziyorsak? Dünya adil ve güzel değilse? Bizim yaşamak, sevmek, paylaşmak istediğimiz dünyaya hiç benzemiyorsa artık? Delirmemek mümkün mü? Normal olmak normal mi?
Ya delirip dünyayı yaşamak, sevmek, paylaşmak istediğimiz dünyaya çevireceğiz ya da normal normal çürüyeceğiz… bulentkale@gmail.com