DİVÂN


Nazlı Kalkan
Bu gün günlerden çarşamba, nasıl ki yere düşen elmas ıslanmaz işte öylesine karanlık dehlizlerden geçerken bir kartanesi gibi oradan oraya savurulursun bazen sadece oturmak istersin bir sigara yakmak işte o zaman senin için ne kadar zordu söylemek bazen geçerken gidenler.

“Ne söylediğini zannediyorsun sen, bu şiir mi şimdi?”

Hava pek berrak ve güneşliydi. Oturdukları yerde toprak, çimen ve deniz kokusu birbirine karışıyordu. Kuşların ve parkta oynayan çocukların sesleri etrafta yankılanıyordu . Ağaçların yüksek tepelerindeki dallardan palamutlar dökülüyordu üzerlerine. Yanlarında kocaman bir termos, termosta sıcacık çayları vardı. Çay... Hepsinin elindeki çay bardaklarından yayılan dumanla birlikte mis gibi bergamot kokusu etrafa yayılıyordu. Yüzlerine vuran güneş ışığı havadaki soğuğun etkisini yok ediyordu. Çimlerin üzerine serdikleri mavi hasırın kenarında her biri kendisi için getirdiği minderlere yaslanmış olan deliler, kendi şiirlerinden oluşturulmuş bir kitap derlemek için birbirlerine şiirler söylüyorlardı. Ben de onlarla birlikteydim ama ben deli değildim çok şükür. Deli olmadığım her halimden belli olurdu, zira her akıllı insanın görünebileceği yerlerde görünmüşümdür.

Birkaç defa bir lüks bir restorana gitmişliğim vardır. Yedi yıldızlı otellerde masaj yaptırmışlığım; Bodrum, Fethiye, Ayvalık, Didim, Antalya, Marmaris, Çeşme gibi yerlerden en az ikisine tatile gitmişliğim, yurtdışına seyahat etmişliğim, yeni çıkan son model elektronik cihazlardan üç-dört defa almışlığım, vaktiyle ofis ortamında çalışarak tükenmişlik sendromuna yakalanmışlığım, trend rehberlerinde önerilen kıyafet ve parfümlerin hepsini tam zamanında kullanmışlığım vardır.

İnsanların toplu bulunduğu mekânlarda kimsenin yüzüne bakmam, mağrur ve kaşlarım çatık dururum, biri yere yığılsa kesinlikle dönüp bakmam, hatta yolda yürürken birisi bana “Merhaba,” derse, “bir sokak ismi sorabilir miyim?” derse katiyyen cevap vermem, yüzümü yere eğer hemen oradan kaçarak uzaklaşırım. Biri bana gülümserse asla gülümsemem, yüz ifadem hiçbir zaman değişmez. Dışarıda beni bir yerde görseniz en küçük bir refleksimle karşılaşmazsınız. Reflekslerimi tamamen terketmiş bir haldeyimdir. Herkesin kullandığı traş bıçağını kullanır, herkesin yediği bisküviden yer, herkesin seyrettiği diziyi seyrederim. Düzenli bir şekilde hayata, insanlara ve doğaya küfrederim. Topluluk içerisinde hiç görünmem. Aşırı uyumum vardır. İşte bu yüzden bana deli diyene şaşarım.
Ve fakat şimdi yine de deli diyorlar bana. Anlayamam belki deliyimdir. Bendeniz, insanların deli olduğumu düşündüreceği hiçbir şey yapmamıştım. Bir kişi deli, deliliği ispatlanana kadar akıllıdır öyle değil mi? Aslında hep deliydim de insanlardan deliliğini gizleyen fazlasıyla kurnaz biri miydim? Bir gün geldi de aşırı uyumumu kayıp mı ettim? Bana ne zaman deli dediler? Ne zaman deli oldum? Tam şu anda deli miyim? İnsan delirdiği zaman artık deli olduğunu anlar mı? Bana sorsalar söyleyebilir miyim ne kadar deli olduğumu? Kim ölçüyor deliliği? O konuşan da kim böyle? Kim ağlıyor?

Uzun yıllardan beri bir kabrin içindeyim / Bu yerde hep malihülyaya dalmaktayım
Gözlerim iki çeşme hep ağlıyorum / ...İşte şuracıkta günlerimi dolduruyorum (*)


Bütün ömrünü bir amaç uğruna harcamak ne güzel, işte bu kıymetli adam Necip, bütün ömrünü bizim ne olduğunu asla anlayamayacağımız faydalı ilimleri araştırmaya adamıştı. Hayatı boyunca büyük mucitler gibi bir tezi ispatlayarak bir icada ulaşmaya çalıştı. Senelerce Newton gibi kafasına elma düşeceği, Arşimet gibi hamamda tasın suyun üzerinde duracağı ve yahut Howl gibi rüyasında kendisine saldıran yamyamların mızrabının ucundaki demiri göreceği gibi bir anı bekledi. Bu ana hayatın kırılma noktası adını verdi. Ve herkesin hayatında bir kırılma noktası olduğunu iddia etti. tıpkı suyun kaynama noktası, buzun ergime noktası gibi... Ve böylece senelerce kendi hayatının kırılma noktasını bekledi, bunun için bazen dua eder, Tanrı ile konuşurdu, ilerleyen yaşlarına doğru Tanrı ile her gün, uzun uzun konuşmaya başladı ve ona iddasının doğrulanması için yardım etmesi konusunda yalvardı. En sonunda bir gün Tanrı onunla konuştu ve “Oğlum,” dedi “boşuna bekleme, böyle bir kırılma noktası yok.” Bu kıymetli adam, Necip, yıllarca Tanrı ile konuşurken kimse onda normal olmayan bir şeylerin olduğunu düşünmemişti. Ve fakat Tanrı’nın kendisine tenezzül ederek onunla konuşması deliliği için yeterli bir delil olmuş, oy birliğince akıl sağlığının yerinde olmadığına karar verilmişti.

Belki de mucidimizin / dedikleri de çıkacak
Herkes onu alkışlayacak / takdirle anacak (**)


Sonuçta bu kıymetli adam Necip, kendisine deli denmesine aldırmayarak, Tanrı’nın sözünü dinleyerek, 72’inci yaşının 235’inci gününde senelerce süren araştırmaları sonucunda “hayatın kırılma noktası diye bir şey yoktur” fikrine ulaştı. Bu yeni ve parlak fikir onu öyle bir heyecanlandırdı ki, heyecandan kakası geldi. Hemen tuvalete koştu, geri geldiğinde etrafta kimse kalmamıştı. Boş bir oda, bir sandalye bir masa ve yatakla karşılaştı. Tanrı’nın onunla konuşmuş olduğunu hatırladığında mutlu olurdu ama bazen yine de ne kadar şanssız olduğunu düşünür, dünyaya geldiğine pişman olmuş gibi hissederdi. Bir müddet sonra geride bıraktığı bir şiirinden başka kimse ondan daha fazla haber alamadı. Ne yaptığını, gününü nasıl geçirdiğini kimse bilemedi.

Bazen mutsuz bakarsın gözlerinle
Dolaşırsın sahillerde yapayalnız hayalinle (***)


Hava bulutlanmaya başlamıştı. Rüzgâr esiyordu. Bulutların arkasına saklanmış güneş, delilerin yüzleri yerine bulutların arka yüzüne değerek buradaki soğuğun etkisini azaltmış bulutların içindeki su potansiyelinin açığa çıkarak, üzerlerine yağmasına sebeb olmuştu. Böylece havanın soğuğu hem de yağan yağmurla birlikte deliler fazlasıyla üşümüşlerdi. Her biri oturduğu minderi kolunun altına aldı, yazdıkları şiirleri de yanlarına alarak tekrar buluşmak üzere uzaklaştılar ben de onlarla birlikteydim ve fakat ben deli değildim çok şükür.

Hayat çok güzel Necip / kimsen olmasa bile
Dünyaya geldiğine pişman olma elbette / beni dinle
Necip.(***)

(*) 7-B Servisinden A.D. 1950 (“Kasavet” adlı şiirinden. “Bu şiir sakallı bir kadına aittir. İlk bakışta kadın olduğu anlaşılmaz.” Kaynak: İnilti,1964, derleyen: Bedia Tuncer )
(**) 36. Servisten S.Ü. 1960 (“Hastanemizin Mucidi ve Ressamı” adlı şiirinden. Kaynak: İnilti)
(***) 22. Servisten U.B. (şarkı formunda bestelenmiş müzik de kendisine aittir. Teoman şarkısını Düşünen Şarkılar adlı albümde seslendirmiştir.)

nazlikalkan8@gmail.com