Platon bile beni tutardı
Halil Fırat Eren
Aşkını itiraf etmesine dakikalar kalan herkes gibi elimi ayağımı nereye koyacağımı kestiremiyordum. Kalbim, eski bir arabaya takılmış yeni bir motor gibi kapasitesini göstermeye çabalıyordu ama içinde bulunduğum durum daha ağır başlı durmayı gerektiriyordu. Kırk yılın başı böylesi bir heyecan yaşamıştı. Hevesini de kıramıyordum. Ona kalsa aşkımı bağıra bağıra söylemeliydim. Gözlerimden ışıklar çıkmalıydı. Etraf gök kuşağına boğulmalıydı. Biraz da kalbimin gazına gelerek hayatım boyunca kurduğum en kötü, en saçma, en yersiz cümleyi kurdum: “Sana âşık olalı dört yıl oluyor.”Oysa öyle güzel giriş cümlelerim vardı ki… Ben daha bu saçma sapan cümlenin etkisinden kurtulamadan, aceleci bir şekilde aramıza mesafe koymaya çalışan bir cevapla karşı karşıya kaldım: “Daha tanışalı dört ay olmadı.” Ben sanki bilmiyordum dört ay olduğunu. Sanki dört yıldır onu takip eden bir sapıkmışım gibi baktı suratıma. “Öyle bakma,” dedim. “Sapık değilim ben.”
Sustu. Hoşuna gittiğini de anlayabiliyordum. Ama hoşuna giderken, kalbinden mi geçmişti, egosundan mı bilemiyordum. Oturuşunu değiştirdi. Kambur durmuyordu artık. Kurumsal denebilecek bir diklikteydi. Kendinden emin bir tavır takındı, biraz uzaklaştı benden. Ses etmedim. Sessizlik biraz daha uzadı. Kendimi zor tutuyordum. Çünkü o sessizliği çok saçma laflarla bölecektim neredeyse. “Dört yıl ne alaka?” diye sordu. Her kelimesinin içine yığınla mesaj yüklüyordu. Durumu normalleştirebilmek adına özenle seçiyordu her birini. Farkındaydım ama umursamadım. Esprisini açıklamak zorunda kalan kötü bir komedyendim ben o an. Başımı bir an masaya eğdim. Uzunca bir süre tuzlu fıstık kasesine baktım. Yesem mi diye düşündüm. Ama yenmezdi. Gizli bir anlaşmaydı bu. İlişkimiz henüz oralara gelmemişti. Bu gidişle gelmeyecekti de. Elindeki damarlar bile uzak durmamı söylüyordu. Daha fazla uygunsuz olmak istemedim. Karşıdaki âşık olmadığında, âşık devamlı uygunsuz görünüyordu. Aslında bütün işi yapan oydu. Bütün yükün altına giren de... Maşuk ne yapmıştı ki? Sadece güzel olmuştu. Güzel gülmüştü. Güzel konuşmuştu. Bunları zaten hep yapıyordu. Ama âşık öyle değildi ki; dört ayı, dört yıl gibi yaşamıştı, uyumamıştı, düşünmüştü, birlikte olabileceklerine ikna olmuştu, yerli yersiz efkârlanmıştı, binlerce kez “Neden olmasın ki?” diye sormuştu, sonunda ne olursa olsun açılmaya cesaret etmişti. Ortalama bir âşığın çektiği tüm sıkıntıları çekmişti.
“Konuşmayacak mısın?” dedi. Tüm konuşmam hazırdı aslında. O masaya oturmadan, hatta o biraları ısmarlamadan önce defalarca tekrarlamıştım. Ama olmuyordu. Karşılıklı bir aşk üzerine kurulmuştu benim konuşmam. Ama bu masada platonik aşklar bile aşağılanıyordu. Hatta ne anlama geldiği bilinmeden aşağılanıyordu. Yirmi dakika önce aşkların en güzeliydi. En idealiydi. İçinde hiçbir kötülük barındırmıyordu. Masumdu ve güçlüydü. Her şeye göğüs gerebilirdi. Birlikte çalışılır para biriktirilirdi. Borç harç da olsa evlenilirdi. İkinci el eşyalarla başlar, yavaş yavaş yenileriyle değişirdi. Mutlu bir yuvaydı ve müşterekti. Biraz el ele tutuşmak, pikniğe gitmekti. O fıstığı çekinmeden yiyebilmekti.
Konuşacaktım. Konuşmam da hazırdı. Defalarca tekrarlamıştım. Ama titizlikle hazırlanmış konuşmamın muhattabı bu kadın değildi. Çünkü o güzeldi. Güzel gülerdi. Güzel konuşurdu. Bunları hep yapardı. Böyle beton gibi değildi suratı. Oturuşu da böyle değildi. Tam konuşacaktım, yaşlıca bir adam gelip beni durdurdu. Platon’du. “Boşver,” dedi. h.f.eren@gmail.com