ZANNEDİYORUM, ÖYLEYSE BENİM
Müge Ersan
Yüzüm değse yüzüme, ancak o zaman anlarım yüzsüzlüğümü. Ancak o zaman yüzmek isterim yüzümdeki yüzü. Kaç yüz kere dedim, beni buralardan alın, ya da bırakın beni buralarda ve siz gidin benden çok uzağa. İtiraf edememek de bir hastalık, en az etmek kadar. Bir gün olsun yüzüme tükürememiş dostlar tanıdım, demek ki yüzüme hiç bakmamışlar, çok yüz çevirmişler bana. İnsan bir gördüğü yüzü gerçekten bir daha unutmaz mı?“Bakın, ben sizin zannettiğiniz kişi değilim!” diye bağırarak, koridorda iki kişinin kolları arasında, adeta yerçekimine inat zıplamaya çalışıyordum karanlıktan ışığa doğru sürüklenerek giderken. Kim aslında zannettiği kişi ki diye azarladılar beni. Biraz edebi, biraz felsefi ama çokça insancıl yaralarıma tuz bastılar. Derimi yüzmekten öte, yüzümü gözümü birbirine karıştırdılar. Canım o kadar acıdı ki; sesim çıkmaz hale geldi. Gerçekten kendi kendimi sorgular haldeydim sorgucular beni yalnız bırakıp çıktığında; gerçekten kendim zannettiği kişi acaba kimdi?
Bazen sadece ödenmesi gereken bir hesabı ödemek için gidilir ya meyhaneye. Ya da “o son kadeh”i içmek için. Ansızın maskeli adamlar gelip oturduğun yerden seni apar topar çıkarmadan önce, kendince büyüklük yapıp “Üstü kalsın,” demeyi de unutmazsın hani. Hangi şiirin bilmem kaçıncı dizesi sanırken kendini, alçak sesle bile söylemeye çekindiğin sloganlarını cebine koyup, yolda yürürken azar azar dökersin bazen arkandan yere. Birileri seni aramıyorsa bile, birileri tarafından kolayca bulunmak içindir tüm çaba.
Kolayca derken, basit, klişe bir kişilik olmak değildi kast ettiğim. Hem herkesten farklı hem de herkesin anlayacağı bir dilde konuşma özgürlüğüne sahip olmaktı amacım. Dil; bir insanın sesidir, bir ulusun nefesi. Hangi havayı solursan solu içine çektiğin hep aynı oksijendir. Hammaddesi aynı olan varlıklar nasıl birbirlerini inkâr edebilir ki. Yüzleşmek istemiyordu ki kimse herkes gibi aynı olmakla, bu da belli ki artık toplumların yüzsüzlük kardeşliğiydi.
Bir kere değil bin kere gördüğümüz yüzleri bile hemen unutur olmuştuk. Çünkü aslında hiçbiri gerçek ifadeleri taşımıyordu en az bizimkiler kadar. Hepsi bir başkasının ucuz taklidiydi. Anlamak istemediğimizi söyleyemeyeceğim ama çok da anlamaya çalışmadığımız belliydi birbirimizi.
Biraz da bu yüzden “Rica ederim, beni neden burada tuttuğunuzu söyleyin!” gibi bir tonda seslenirsem, bir cevap alamayacağımı biliyordum. “Beni burada tuttuğunuza sizi pişman edeceğim. Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diyerek gücümü ortaya koyup, kabullendim damarlarıma her gün verilen zehri.
İnsanın kendiyle en büyük yüzleşmesi de buydu; içindeki zehri kabul etmesi. Yıllardır bozulan toprak, değiştirilen yiyecekler, kirli hava elbet bu zehirlenmenin bir parçasıydı ama insanların kendilerini bile tanıyamaz hale getiren insanın birbirine karşı saldığı zehirdi. Sahi, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? muge.ersan@gmail.com