ÖVÜNÜLEN ZENGİNLİKLERLE YÜZLEŞMEK
Yakup Aydın
Yaşadığımız coğrafya hakkında hep bir zenginlikten bahsedilir. Bu doğrudur da... Sonuçta neredeyse binlerce yıldır farklı etnik kökene sahip onlarca halk bu coğrafyada yaşıyor ya da yaşamaya çalışıyor. Doğal olarak bu durum beraberinde kültürel anlamda daha ağır basmak üzere çeşitli zenginlikler sağlıyor.Ne kadar güzel değil mi ? Birileri çıkıyor, bu ülkenin farklılıklarını dile getiriyor ve bu durumu yüceltiyor. Buraya kadar her şey güzel fakat aynı kişiler çıkıp bu farklılıkların farklılıklarını yaşaması konusunda tarih boyunca hep bir “dur” deme girişiminde bulundu ve bu yolda bu farklılıkları yok etmek pahasına... İşte ben olayın bu yüzüne değinmek istiyorum.
Türkiye’nin tarihi yüzleşilmesi gereken yüzlerce karanlık olayla dolu ve bu olayların odağında işte o çok övündüğümüz zenginlikler var. Türkiye farklılıklar yönünden ne kadar zenginse, yüzleşmesi gereken o kadar meselesi vardır. Yani Türkiye için zenginlik, yüzleşmek anlamına geliyor.
Bunu ben kafamdan uydurmuyorum tabii ki, tarih söylüyor. Hatta tarih o kadar gerilerden geliyor ki bu konuda, hâlâ dinmeyen bu rahatsızlığı da hesaba kattığımızda iyice dehşete düşüyoruz.
1500’lerin başında Yavuz Sultan Selim’in Alevi ve Türkmenlere yaptığından başlasak bile bu ülkedeki yüzleşilecek olaylar için 500 yıllık bir takvim oluşuyor. Tabii çok daha öncesi de var ama anlat anlat bitmeyeceği için bir noktayı başlangıç seçmek lazım. Yavuz’la başlayan kıyımlar tarih boyunca birçok şekilde devam etti. 1890’lardan 1915’lere kadar Ermenilere yapılanlar, 1955’te Rumlara yapılanlar, ‘70’lerin başında Kürtlere yapılanlar, ‘78’de yine Alevilere yapılanlar, 2000’li yılların başındaki “Hayata Dönüş” (!) ve daha başka birçok şey... Dehşete düşmek dediğim şey tam da bu kronolojide kendini gösteriyor. Çünkü tarih boyunca malum coğrafyaya hâkim olanların kıyımı azalmıyor, artıyor ve şu anda da devam ediyor.
İşin acı yanı da bu, yani yüzleşmek gereken durumlar zaten çığ gibiyken, hâlâ, en azından resmi manada bunlarla yüzleşilmemesi bir yana, her geçen gün yüzleşilmesi gerekecek yeni olaylara imza atılıyor olması. Yani Türkiye henüz kendine dahi gelemedi. Hâlâ aklını yitirmiş bir katil gibi, kendinden geçmiş bir halde kıyımlara devam ediyor. Bu kıyımların hâlâ devam ediyor olması da Türkiye için yüzleşme meselesinin ömrünü uzatıyor, bu sorunun onlarca sene sonra bile çözülememiş olacağını gösteriyor. Halen Almanya’nın ya da Japonya’nın yaptığı gibi tarihimizle yüzleşecek mahkemeleri kurmaktan çok uzağız ve buna yanaşmıyoruz. Yanaşmamak, kıyıma devam etmek demektir ve buna da biz bizzat şahit oluyoruz. 100. senesine girdiğimiz Ermeni Soykırımı kitlesel bir kıyım anlamında son bulmuş olsa da halen bitmiş değil. Hrant Dink Suikastı da bu niyeti gayet ortaya koyuyor, üstelik bu niyetin sahibi devlet. Yani kendinden olmayanı yok etme niyetinin. Yılın 2000’leri aştığı günümüzde devletin 500 senelik niyetinin hâlâ aynı olduğuna şahit olunca da devlet aklının 100 sene öncesindeki gibi yıkıcı olmadığı tartışmalarına girip bir umut kıpırtısı yakalamaya gerek kalmıyor, anlamsız oluyor çünkü, malum devlet aklı bırakın 100 seneyi 500 senedir hâlâ yok etmek üzerine çalıştırıyor aklını.
Kendimden örnek vereyim... Ben 1915 yılında da kayıp verdim, Kürt meselesinde de. Ermeni Soykırımı’nı ne büyük şans ki resmi tarih zehrine bulanmadan direkt ailemden dinledim. Kürt Meselesi’ne ilişkin olaylarda devletin yalanlarına kulağım kapalı çünkü bizzat sakladıkları arasında dayımın ve başka yakınlarımın da ölümleri söz konusu... 23 yaşındayım ve devletin yok etme operasyonundan bizzat olmasa da nasibimi aldım. Bu bize yukarıda da dediğim gibi devlet aklının hâlâ yok etmek üzere çalıştığının başka bir kanıtını oluşturuyor.

Resmi anlamda yüzleşmek bu bir iki örnekle de görüleceği üzere neredeyse imkânsız. Bunun sağlanması için bahsettiğimiz o devlet aklının değişmesi, hatta rejimin değişmesi, kendini sarsması şart. Tarih boyunca da devlet buna yanaşmaktan çekiniyor ve hatta inkâr ediyor. Durum böyle olunca da gayrıresmi anlamda yüzleşiyoruz yüzleşilmesi gerekilen meselelerde. İşin acı yanı bu gayriresmi yüzleşme dahi daha yeni yeni kendini gösteriyor. Öyle ki zaten devlet resmi tarih ile, eğitim sistemi ile bu gayrıresmi yüzleşmeyi dahi engellemek istiyor. Üniversitede dahi “Ermeni Meselesi’ni inkâr edin” başlıklı ödevler, ders anlatımları söz konusu. Yine üniversitelerde bizzat benim derste şahit olduğum üzere “Kürtlük yoktur, Kürtçe yoktur” söylemleri bizzat “akademisyenlerin” ağzından dökülüyor. Devlet kendi yüzleşmeye yanaşmamakla kalmıyor, kimi zaman eli silah tutan, kimi zamansa eli kalem tutan askerleriyle halkın da aklını çeliyor, kalbini ve düşüncesini bu yönde kirletiyor. Yukarıda belirttiğim acı durum, yani bu gayrıresmi yüzleşmenin yeni yeni canlanması, devletin yaptığı bunca şey hesaba katılınca bir umut ışığı olup parlıyor. Halkın devletinin yalanlarına başkaldırısının kanıtı oluyor.
Bu umut ışığını alıp, iyice parlamasını sağlamamız ve devletin karanlığa bürüdüğü tüm akılları, düşünceleri aydınlatmamız lazım.
Yazılacak daha çok şey var ama noktayı koymak gerekiyor doğal olarak. Ama bu mesele hakkında noktayı koymaktan çok uzağız. Bu meselenin hakkı… Devlet kıydıkça bu mesele devam edecek… yakup.aydin@outlook.com.tr