GÖLGE
Nazlı Kalkan
Birileri yüzleşmekten bahsediyorsa bulunduğu noktadan birkaç katman yerin altına doğru gideceği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Her şeyin bir alt katmanında olduğu gibi yerin altı da güneş ışığını görmediğinden nemli ve soğuk olmaktadır. Islak, sümüklü ve kaygan yaratıklar bu katmanda yaşamaktadırlar. Bu katmandan aşağı inildikçe derinliklerde sarı safraya rastlanır, kan ve tuz da bu katmandadır, safra daha da derine inildikçe kararır. Kara safradan daha da aşağılarda paslanmış kirli kanlı ejderhalar her yanlarından fesatlık, düşmanlık ve kötülük saçarak dolaşırlar. En korkunç savaşların olduğu yer bu katmandadır. Bu katmana gerçekte var olan kimsenin indiği duyulmamıştır. Bu katmana inebilmiş ve savaşabilmiş olanlar ancak masallarda adı geçen serüvencilerdir ve zaten onlar da gerçek değillerdir.Sana bu katmana inebilmiş bir kahramanın hikâyesinden bahsetmeyeceğim. Işıkların çekildiği, suların kapandığı, denizlerin söndüğü, ateşlerin kuruduğu bir vakittte; hava sıcak değilken, gök aydınlık değilken, yaz değilken, kış değilken; hiç bilmediği bir zamanda, hiç bilmediği bir yöne doğru yürüyen küçük bir adamın bahsini yapacağım.
Tekrar tekrar düzeltilirdi söylenmiş sözler; her defasında mana ve güzelliğini kaybederdi. Ağızdan çıkan ve kulaktan duyulan saçma ve anlamsız parçalardan bir bütün kurmaya çalışırsın. O bütünden daha da büyük bir bütün kurmaya çalışırken; bu kadarıyla yetinemez; hikâyeler anlatabilmek için hepsini seçer biraraya toplar ve en güçlüsünü kurmaya çalışırsın. Tıpkı kendi dağılmış manasız ve hiçbir şey halindeki parçalarını biraraya getirmeye çalışırken yaptığın zamanki gibi.
İşte böyle sıcak ve aydınlık olmayan, aynı zamanda ıslak ve kasvetli bir gecede bahsi geçen bu küçük adamın gözü konforlu kadife koltuğunda oturmuş televizyona bakarken, her zaman tamamen kapalı olan perdelerinden birinin o gün aralık kalmış olmasıyla hiç yapmadığı bir şekilde pencerenin dışına, gecenin karanlığına kaydı. Gözlerini bu aralıktan dışarı dikti. Dışarıda yapışkan bir sis bulutu gördü. Küçük adamın içinde şimdiye kadar hiç hissetmediği bir duygu belirdi. Merak. Ve yine hiçbir zaman yapmadığı bir şekilde ayağa kalkıp evi dolaştı. Mutfak tezgâhının üzerinde karısının asla geceleri çiğnenmemek üzere koyduğu sakızı çiğnemek için ambalajını açtı.
Parçalar devamlı dağılmak isterdi. Onları biraraya getirmek için o kadar çok çalışmıştın ve o kadar yorulmuştun ki etrafa bakacak halin kalmazdı. Bir şeyler bilirdin fakat ne bildiğini bilemezdin. Hiç tanıyamadığın onlarca yaratık yaşardı içinde. Her delikten bir yenisi çıkardı. Bir gün anladın ki; asıl mesele dağılmadan parçalarına ayrılmadan, sukûnetle, ölümün geleceği ana kadar, bir bütün halinde kalabilmekti ve fakat bilemezdin ki gördükten sonra artık ne kadar da zordu.
Sakızın kâğıdında bir şeyler yazıyordu. Hiçbir zaman yapmaması gereken bir biçimde kâğıdı okudu: “Gölgenle tanış!” Uğursuzluklar bir kere başladı mı durumu kurtarak için yapılan her şey durumu daha kötü hale getirmekten başka bir sonuca yol açmaz. Küçük adam hayatı boyunca hiç tuhaf duygular hissetmemişti. Aklına hiçbir şey takılmamıştı. Hayatı boyunca neredeyse hiç hasta bile olmamıştı. O her an ne yapacağını bilen sevgili rutini o kadar planlıydı ki; ne yapacağını düşünmesine ve dahi sıkılmasına hiç imkân yoktu. Fakat şimdi alnı yoğun sıkıntı ve bunaltıdan dolayı terliyordu. Yüzünü yıkarsa bu azabın son bulabileceğini düşündü. Kurtulmak yerine kıpırdamasa belki çıkış için bir yol olacaktı. Ancak yüzünü yıkamak için lavoboya doğru yürümesi başlangıç noktası olamayan bir sonsuzluğun sonu ve başı olabilirdi. Yüzünü yıkadıktan sonra elleriyle alnını ve gözlerini oğuşturdu, ağzındaki sakızı yavaş yavaş çiğnerken aynaya baktı. Gece gece aynaya bakılmaması ve sakız çiğnenmemesi ile ilgili kurallardan hiç haberi yokmuş gibi davranmıştı. Perdeden ve sakız ambalajından sonra bu kadar dikkatsizlik artık çok fazlaydı. Başındaki felaket bundan sonra kimseyi dinleyemeyecek hale gelmişti artık. Aynada kendi suretinin arkasında oradan oraya geçip giden siyah yapışkan şekilsiz kaygan bir yaratık gördü. Hayatı boyunca kalbi hiçbir zaman bu kadar hızlı çarpmamıştı. Ağzındaki sakızı fırlattı, birazcık hava almak için balkona çıktı.
Kendinin sevmediğin hiçbir yanı yok derdin. Sen, çok iyi, ahlaklı, gülümseyen yüz. Ama yine de bazen kendinle olmak neden ıstırap gibi gelirdi? Bazen yaptığın hiçbir şeyi sevmezdin, kendini görmek istemezdin. Diğerlerinde de olan parçalarından nefret ederdin. Aynalara küserdin.

Balkona çıktığında bu güne kadar duyduğu en kötü kokuların toplamından daha berbat bir koku ile karşılandı küçük adam. Küçük adam balkondan aşağı baktığında aynı yapışkan biçimsiz yaratığı gördü. Karşı konulmaz bir istek içerisinde binayı saran sarmaşıktan tutunarak aşağı doğru indi. Yapışkan yaratığın yanına indiğinde bu berbat kokunun nereden geldiğini de anlamış oldu. Sanki korkunç bir rüyada gibiydi, bir yanı bir an evvel uyanmak istiyor ve fakat diğer bir yanı kaybettiği bir parçasını bulmuş gibi korkunç da olsa yine de rüyayı yaşamaktan kendini alamıyordu. Bu pislik yığını, kaygan ve iğrenç yaratık, kıyametleri kopartacak bir güce sahipti sanki, aynı zamanda çok da zavallıydı. Sanki kendinin çok yakınında, bedenine ait bir şey gibiydi. Yaydığı bu berbat kokuya alıştıktan sonra asla sözle ifade edilemeyecek, kelimesiz bir şekilde konuşmaya başladı bu zavallı yaratıkla. Yaratık küçük adamın gölgesi olduğunu söylemişti ona ve kelimenin olmadığı sözsüz bir yerlerden geldiğini de...
Bir kez geldi mi yakanı bırakmazdı huzursuzluk. Derin derin nefes alırken göğsüne yapışırdı. Dünyanın en güzel resmini huşu içinde boyamaya çalışırken dış kapılarını yumruklardı, durmadan zihninde uğuldayıp dururdu. Hadi çabuk, zaman geçiyordu, çok az zamanın kalıyordu, yetişemiyordun, geç kalıyordun uğuldadıkça daha da çok korkuyordun, daha çok geç kalırdın. Bir kez geldi mi yakanı bırakmazdı huzursuzluk.
Eğer söz olmadan konuşulabilseydi, kelimeler olmadan birileri anlatabilseydi bu küçük adamın hikâyesini, belki de onun hikâyesinde sonra ne olduğunu bilebilirdin. Zira onun hikâyesini bilenler anlatamadılar. Neler olduğunu çok iyi biliyorlardı aslında ama ne bildiklerini hiçbir zaman söyleyemediler. Bu yüzden görünür olan katmanda kimsenin haberi olamadı bu küçük adamın bundan sonra ne yaptığından. Tek bilinen, bir alt katmanda sıkışıp kalmış olduğuydu. Ne tekrar yukarı çıkabilip eskisi gibi küçük adam olabilmiş ne de daha derindeki büyük savaşa inmeye cesaret edebilmişti. Gölgesi ile buluştukları yerde öylece asılı kalmıştı. Zaten o kadar yoktu ki; kimse ve dahi karısı bile fark etmemişti artık kaybolduğunu ve bir daha hiç dönemeyeceğini. Öyle ki karısı her gece kocasının da orada uyuduğunu zannettiği yatağın kendisine ait kısmına orada olup olmadığndan hiç şüphe duymadan uyumaya devam etmişti.
Aslında vardı bir hayali kalbindeki cennetin, zira cennetten düşmüş kırık bir aynaydı suretin ve lakin cehennem senin en güvenli yerin ve gerçek tercihin. Kötülüğün içinde boğulmuşken cennet yoksa ortada, hiçbir tehlike ve korku yoktur bozulması için olmayan o güzellğin. nazlikalkan8@gmail.com