aslında iyi çocuktur rıza, efendi huyludur!


Oğuzhan Oğuz

“die religion ist das opium des volkes”

On iki yaşında başlamıştı her şey... O hepimizden daha yakışıklıydı on iki yaşında. Daha zeki, daha çevik ve daha ahlaklı... Biz hep kaçardık mesela kırdığımız camın ardından, ama o “Ben kırdım,” der, mahçup ve dalgın bakışlarla “ben kırdım babacığım” der ve parası neyse ödetirdi çok sevdiği babasına. Zaten onun gibi birinin aklına babasını sevmekten başka bir şey gelmez on iki yaşında. “Büyüyünce babam gibi olucam”dır felsefesi. Onun gibi güçlü, onun gibi dürüst, onun gibi evinin direği, onun gibi dini bütün ve bireysel ahlak sahibi... İşte bu felsefeyle yarıda bırakıp gitti o akşam ezanına denk gelen mahalle maçlarını. Takımın bel kemiği olmasa, belki bu kadar koymazdı. Ama öyleydi o. On iki yaşında takımın bel kemiğiydi. Ama akşam ezan okundu mu, akan sular dururdu. Bilirdi ki babası, o gelmeden başlamaz akşam namazına. Bu bilinçle bir nefeste yarılardı okul bahçesi ile ev arasındaki mesafeyi. Namazını kılar, yemeğini yer, oturur ödevlerini bitirir ve uyurdu erkenden. Erkenden kalkıp, sabah namazında babasına eşlik etmek için. Tercihen yeni süpürülmüş kapı önlerinde çekirdek çitleme seansları olurdu mahallemizin. Herkes bir dünya konuşur, başından geçeni, okulda olan biteni, gidip gördüğü, unutamadığı yerleri falan anlatırdı. Onun dilinden babasınının götürdüğü ilk Cuma namazı hikâyesi düşmezdi. Babası onu Bursa’nın en büyük camii, Ulu Cami’ye götürmüştü. Biz ilk cumalarımızı mahallemizin camisinde kıldığımız için, fiyakalı fiyakalı anlatırdı. O bunları anlatırken, mahallemizin geleneksel laf dalaşı etkinliklerinde ettiği küfürler gelirdi aklıma. Bir insan nasıl hem bu kadar güzel küfür edip, hem cami, namaz vs. anlatabilirdi ballandıra ballandıra. Öyle güzel küfrederdi ki kızamazdık söylediklerine. Öyle güzel anlatırdı ki hepimizin geceyi Ulu Cami’nin avlusunda geçiresi gelirdi. Aklımda kaldığı kadarıyla böyle bir çocuktu o, on iki yaşında mahalleden taşındıklarında. En son on beş yaşında gördüm bir taziye ziyaretinde. İmam hatibe başlamış, yatılıymış, hafız olacakmış vs. anlattı durdu yine aynı fiyakayla. Hatta bir de Yasin okudu o gün merhumun ruhuna. Harbiden çok güzel okuyordu. Kesin Ulu Cami’ye imam olur diye düşünmüştüm. Sonra pek sık görmedim. Ara ara öyle, işte bayramlarda falan. Arada da haberleri gelirdi. Annem anlatırdı, biraz da kafama kaka kaka. İşte klasik bak bilmem kimin oğlu bilmem kim neler yapıyor, maşallah kafasında... Velhasıl on ikisinde de on beşinde de örnek alınacak bir çocuktu o, her manada. Aradan on iki sene geçti. Geçen gün haberi geldi. Yine annem anlatıyor, ama bu kez farklı bir edayla. On iki kişilik bir liste yapmış... Listenin başında yine babası varmış...

Apar topar hastaneye gittim sonra. Odanın yerini öğrenmeye çalışıyorum. Soyadları gelmiyor aklıma, babasının adını söylüyorum, tarif etmeye çalışıyorum danışmadaki kıza. “Ha şu doğranan amca mı dedi kız! Hani oğlu...” “Evet o!” dedim... öyle öyle öğrendik odanın yerini...

Kapıya vardık, feryat figân sesler geliyor içerden! “Benim yüzümdeeeeeen! Benim yüzümdeeeeeeeen!” Çetin Tekindor’un Babam ve Oğlum’daki performansını hayal edebilirsiniz, ama bu kez zaman mekân ve mevzu apayrı...

Neyse, sesler kesildi. Girdik içeri. Baba, anlatıyor. Oturdum böyle mal gibi dinliyorum. Görseniz, mıh gibi biri çaktı sanırsınız beni oraya. Mehdi ilan etmiş kendini bizim çocuk. On iki kişilik bir liste yapmış... Listenin başında yine babası varmış... Kilitlemiş kapıları, bağlamış ellerini, yatırıp doğramış babasını... Biz olay yeni oldu sanıyoruz, alel acele hastaneye gitti ama, meğerse üç hafta yoğun bakımda kalmış baba. On iki yerinden bıçaklamış... Ağır kan kaybı vs. Neyse ki toparlamış baba. Öyle toparlamış ki kendi ile yüzleşecek fırsatı bile bulmuş hastane odasında. “Benim yüzümdeeeeen... Benim yüzümdeeen...” diye feryat figan sayıklayıp durması ondanmış. On beşinde uyuşturucuya başlamış çocuk. On iki senedir bağımlıymış. Her yolu denemişler. Elde avuçta ne varsa satıp tedavi ettirmeye çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Ben Mehdi’yim. Ben İsa’yım der dururmuş kaç zamandır. Üstüne varmazlarmış. Bir kız sevmiş meğer, kız terk etmiş bunu. Biraz da gururunu kırmış, işte malum imam hatipli falan... Yeşilçam diliyle, ayrı dünyaların insanlarıymış vesselam. Ama bizim çocuk ukde yapmış kendine bunu. O gün bugün en başta babasını suçlarmış. Ne vakit işler yolunda gitmese, ne vakit bu mevzudan bir sıkıntı çekse babasına kesermiş faturayı. Babasına... Eşrafa... Gel zaman git zaman, vazgeçmiş çocuk dünya malından... Misal, ne zaman ekranlara çevirse yüzünü, “Alamet bunlar... alamet bunlar..” der kapatırmış televizyonu... Sokakta desen, hep bir dışlanmışlık hissi.. Hep bir kin, nefret olan bitene... Ergenliğe vermişler bir dönem ama sonra ben Mehdi’yim, ben İsa’yım’ların sıklığı artmaya başlayınca anlamışlar durumun vehametini... Lakin pek bir faydası olmamış... “İşte geldiğimiz nokta bu,” diye anlatıyor baba. Ama hep benim yüzümden diyor bir yandan. Sayıklıyor, durmaksızın. Niye öyle diyorsun demeye kalmıyor, sıralıyor adam. Adam sıralıyor, ben donakalıyorum. Meğer kollarını açan bir baba değil kızılcık sopası beklermiş evde bizim çocuğu akşam ezanını bir dakika geçirince. Ondanmış bel kemiği olduğu takımın maçlarını yarıda bırakıp gitmesi. Meğer babası öğütlermiş camilerin, cemaatlerin ulu hikâyelerini. Meğer matematiğe, fiziğe, kimyaya merakı varmış, hep mühendis olmak istermiş bizim çocuk. Üç gün aç susuz odaya kitlemiş kendini imam hatibe gitmemek için ama kâr etmemiş. Meğer, daha neler neler... Hani bugün gidip solusanız o gün bulunduğum o odanın havasını, jiletle kazıyasınız gelir oturduğum yerden beni. Hâlâ, öylece, orada çünkü bir yarım. Oysa ne çok şey vardı yüzleşmeye müsait. Tam da yıl dönümü olmuşken Maraş... Tam da yüzüncü yılına girmek üzereyken 1915... Ama sustum!

Sustum, çünkü artık bütün yüz görümlülükleri yarım. Sustum, çünkü on iki yaşını yakışıklı geçirmiş bütün çocukların vesikaları için artık daha geniş yakalarım. Sustum, çünkü bütün mümin! babaların yüzündeki bıçak yaraları kadar soğuk artık duvarlarım. Sustum, çünkü bütün uluların gölgesinde haritasını çıkarmak lazım gelir bütün münferit Maraş Katliam’larının. Sustum, çünkü bu nüshayı on ikinci ayın on ikinci günü on iki senelik bağımlılığın verdiği yetkiye dayanarak babasını on iki yerinden bıçaklamış, on iki yaşında yakışıklı bir çocuk olarak hatırlanan, dedemin on ikinci torunu Mehdi, İsa, Şule, Jale, Selma, Berna ne fark eder'e ayırdım. Şimdi, bununla yüzleşiyorum. Becerebilirsem, yine yazarım. Şimdilik... Buyrun... Buyrun burdan yakın! oguzo@sabanciuniv.edu