TARAFTARLAR VE TRİBÜNLER: “POLİTİKLEŞİYO-RUZ.”


Anıl Sayan
Taraftar grupları ya da onlar... Çoğu zaman dışarıdakiler olarak adlandırılan bir grup insan. Belki de dışarıda bırakılmış, dışarıya atılmış bir grup kişi. Dışarı atıldıklarında durdukları yer ise, vazgeçemedikleri ve belki de dışarıda olmalarına sebebiyet veren yer: Tribünler. Onlar denilince belki akla gelen ilk kelime, kavram ya da mekândır tribünler. Tribünler onların mekânıdır. Önce inşaat emekçileri inşa eder tribünü, sonrasında ise onlar. Onlar da emekçilerdir, tribün emekçileri. Onlar tribünü üretirken, mekân da onları üretir.

Böylesine yoğun bir ilişkinin odağında olan taraftar ve tribünler, son 3 yıldan bu yana belki de bu zamana kadar hiç görülmemiş bir biçimde iktidarın da odağı haline geldi. Tribünler artık iktidar pratik ve aygıtlarının adeta hedefi halinde... Bu durum ilk olarak VamosBien’in düzenlediği demokratik yürüyüşlere karşı polis şiddeti ile ortaya çıksa da, Gezi Direnişi ve sonrasında iktidarın tavrı daha da sert bir hal almaya başladı. Bu doğrultuda, iktidar önce Passolig uygulaması ile sonrasında ise çArşı davası ile süreci hukuki bir boyuta taşıdı. Peki neden iktidar taraftar gruplarından böylesine korkuyor? Neden tribün mekânı iktidar için böylesine önemli?


Şişşt! Birrr, İkiii, Üçç...


Alen’in üçlüsü, Karıncaezmez’in sloganları, Kapalı’da dalgalanan Optik Başkan pankartı ve dahası... Bu davranışlar tribünlerin ürünleridir, onların üretimleridir. Alen’in üçlüsü tribün olmadan olmaz, ancak “üçlü” onlarsız da olmaz... Onlar ve tribünler arasında karşılıklı bir ilişki vardır, adı konulmamış belki de... Boğazları yırtan, birarada olmayı, birarada hareket edebilmeyi öğreten bir ilişki türü... Ne garip!

Tribün onların davranışlarını, onlar ise tribünü etkiler. Sloganlar, pankartlar ya da totemler hep bu mekânsallığın ürünleridir. Davranışları mekânsaldır. Bu davranışlar onları birarada tutar. Kolektivizmlerin temelinde mekân varsa, birarada olmalarını sağlayan pratikler ise mekânsal davranışlardır. Gündelik hayatta neredeyse hiç biraraya gelemeyen bu insanlar, bu mekânda biraraya gelir, bu mekânsal davranışlarla birarada olurlar. Mekân birleştirici güçtür onlar için, bu mekânda üretilen davranışlar ise kolektivizmlerinin bir aracıdır. Dolayısıyla mekân onları üretirken, aynı zamanda belki de modern toplum içerisindeki son kolektivist yapının da üretilmesine sebebiyet verir.


Politikleşme Süreci: Gezi’de Futbol Taraftarları

Gezi’de taraftarlar neden vardı sorusunun cevabı önceki paragraflarda gizli biraz da. Onlar Gezi’de vardı; çünkü taraftarlar toplum içerisinde somut örgütlülüğe sahip ender gruplardan bir tanesidir. Onlar Gezi’de vardı; çünkü taraftarlar kolektivizmi eylemsel pratiğe dökebilen ender sosyal gruplardan bir tanesidir. Gezi’de taraftar kolektivizmi ve ürünleri; direnişin geniş kitlelere yayılmasına ve birarada mücadele edilişini anlamak açısından önemli araçlardı.

Her şeyden önce Türkiye’de futbol gerek etki alanı gerekse kitleselliği ile önemli bir toplumsal fenomendir. Dolayısıyla bu fenomenin toplumsal olarak etki alanını kelimelerle dökmek oldukça zordur. Ancak şu da açıkça ifade edilebilir ki; futbol sevilse de sevilmese de, toplumun geneli tarafından eylemsel anlamda aşinalığa sahip bir olgudur. Örnek vermek gerekirse; toplum içerisinde çoğunluk stadyuma gitmese dahi, “üçlü çekme” pratiğinin nasıl hayata geçirildiğini bilebilir veya Anadolu’nun bir şehrinde, belki de hiç maça gitmemiş bir çocuk, stadyumdaymışçasına “Dört sene üst üste şampiyon olduk” diye bağırabilir. Tribünlerin ya da taraftarların metaforik anlamda uzam işgali işte tam da bu noktada ortaya çıkar.

Bu açıdan bakıldığında; tribünlerin etki alanı Gezi Direnişi için de önemliydi. Tribün kültürü ve pratikleri Gezi Direnişi’ne belki de tahminlerden çok daha fazla katkı sağladı. Gezi’deki tribün sloganlarını düşündüğümüzde, bu etki alanını daha iyi anlamlandırabiliriz. Örnek vermek gerekirse; çArşı Gezi’ye çıkarken hangimiz tribünden farksız hareketler içerisinde bulunduk ki? Gezi’de tribün sloganlarını özgürlük nidalarıyla haykırılırken, hangimiz biraradalığı hissetmedi ki? Direnişin en yoğun olduğu zamanlarda “Sık Bakalım Sık Bakalım” sloganı hangimiz için birleştirici bir güç olmadı ki? Taraftarlar gerek kolektivist yapılarıyla gerekse mekânsal davranışlarıyla, Gezi Direnişi’ne birarada olmayı anlattı. O sloganlar ile birarada olmayı hissettik, sloganlar ile mücadele ettik. Gezi artık rakiplere üstünlük kurulacak bir tribündü. Gezi artık hepimiz için bir tribündü. Elde ettik, bizim oldu Gezi.


Politikleşen Bir Mekân: Tribün

Gezi Direnişi sonrası heyecanla beklenen tarihlerden biri de futbol ligleri için çalınacak başlangıç düdüğüydü. Ne de olsa Gezi ve taraftar ilişkisi beklenenden çok daha ötede, çok daha varoluşsal bir noktada sonuçlanmıştı. Onlar, her ne kadar Gezi’yi de bir tribüne çevirseler de, artık evine dönüyordu. Dönüş yolculukları ise elbette politik bir içerikte olacaktı. Öyle de oldu. Onlar çok sevdikleri evlerini, yine kendi araçlarıyla politik bir arenaya çevirdiler. 34. dakika eylemleri, çArşı gibi politik görüşe sahip taraftar gruplarının (VamosBien, Tek Yumruk vs.) daha da ön plana çıkışı, söylemsel olarak ve içerik anlamında politize olan taraftar davranışları ve iktidar araçlarının bu politizasyon sürecine tepkisellikleri; “onları” ve evlerini adeta bir politik bir arena haline getirdi. Gezi, belki de taraftarları 1980’lerden sonra ilk defa toplu biçimde politik bir içeriğe kavuşturmuştu. Tribünün sokağı etkilediği kadar, artık sokak da tribünü etkiliyordu.


Gezi Sonrası Tribünler: Passolig söylencesi

Türkiye’de tribünler bugünlerde hiç olmadığı kadar iktidarın hedefinde. Aslında tribünler vandalist ya da brutal birtakım söylemlerle hep iktidarın hedefindeydi. Ancak Gezi sonrasında bu süreç daha da vahşileşti, daha da amansız bir hal aldı. İktidar Passolig söylencesi ile taraftarlardan Gezi sonrasında sadece bir öç almıyor, aynı zamanda belki de kapitalist toplumlar içerisindeki son örgütlü yapının da kırılmasına, dağılmasına sebebiyet veriyor. Dolayısıyla Passolig söylencesi sadece Gezi Direnişi sonrası ile ilişkilendirilirse, belki hikâyenin özü de kaçırılmış olur. Passolig söylencesi mekân üzerinden ortaya çıkan topluluk olma gücüne karşı bir durum, Passolig söylencesi tribün mekânının gücüne karşı bir tavır. Bugün taraftar biraz da bu sebeple tribünü korumaya çalışıyor.


“çArşı Davası”: Passolig’in Ötesinde

Taraftarların ve tribünlerin politizasyon süreci elbette Passolig uygulaması ile sona ermedi. En nihayetinde, Passolig uygulaması iktidarın tribünü hedef alarak hayata geçirdiği bir uygulamaydı. Peki taraftarlar? Onlar da iktidar şiddetinden nasibini alacaktı. İktidar bu sefer Dünya’da bir ilki gerçekleştirerek, çArşı taraftar grubunu darbe girişiminde bulunmak iddiasıyla 16 Aralık’ta yargılamaya başladı. Taraftar ve tribünün politizasyon süreci böylelikle hukuki bir boyuta da taşınmış oldu.

çArşı Davası aslına bakılırsa, taraftar ve mekân ilişkisinin de hedef alındığı bir süreç. Önce tribünleri hedef alan iktidar, bu sefer taraftar gruplarını hedef alarak, tribün ve taraftar ilişkisine son vermeyi amaçlıyor. Bu ilişkinin ortadan kaldırılması demek; futbolu futbol yapan bir kültürün ortadan kaldırılması demek, örgütlülüğün ortadan kaldırılması demek. Bu sebeple; taraftar grupları ya da toplumun farklı tabakaları, renk ayırt etmeden çArşı davasını destekliyor, çArşı’ya bu süreçte daha da politikleşerek ortak oluyor. Taraftar grupları bu sefer sloganlarını Çağlayan’da atıyor, meşalelerini Çağlayan’da yakıyor.


Soylulaşan taraftarlık ve Karşıt Stratejiler

Toparlamak gerekirse; iktidar gerek söylemsel gerekse eylemsel olarak tribün ve taraftar ilişkisini engellemeye çalışarak, toplum içerisindeki bir örgütlü yapının daha ortadan kalkmasını hedefliyor. Başka bir deyişle, iktidar taraftar ve tribünü kendi ideolojisi doğrultusunda soylulaştırmaya çalışıyor. Üreten bir taraftardan ziyade, tüketen bir izleyici profili yaratma çabası içerisinde. Ancak her ne kadar iktidar yeni bir futbol izleyici kitlesi yaratmaya çalışsa da, bu süreç taraftarların da karşıt stratejiler üreterek, daha da politikleşmesine sebebiyet vermekte. Bugün tribün sokağı etkilediği kadar, sokak da tribünü etkiliyor. Taraftar dernekleri tarafından Passolig için açılan karşı dava, taraftarların dijital mecralar içerisindeki politik söylemi, kolektif taraftar yürüyüşleri, stadyum içerisindeki politikleşen ritüeller ve dahası… Bu duruma, en son 12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde rastlamıştık. O zamanlar sokağın siyasi dinamikleri, stadyumun mahremiyetini direkt etkileyen bir unsurdu. 1980 sonrası birkaç istisna dışında tamamen saha içerisine yoğunlaşan futbol taraftarları, artık sokağa da yüzünü dönüyor. Dışarıdakilerin mekânı, artık içeriyi -belki de mahremiyeti- etkiliyor. Oysa benim bildiğim kadarıyla mahremiyet apolitik bir alandı. Hangi ara mahremiyet politik bir alan haline geldi? anilsayan@gmail.com