Dış Kaynaklı Müzikte 2014


Utkan Çınar

Geçen yıl giriş başlığımız ‘90’lı yıllarda doğan isimlerdi. Bu senenin güçlü albümleri genelde Amerika’dan ve indie cenahından aktı. 2000’li yılların çoğunda olduğu gibi dominant bir türün olmadığı senede başyapıtlarına imza atan gruplar, hayalkırıklığı yaratan eskinin grupları, güzel elektronikler, synth’in devam eden yükselişi (herkes bir gün Gary Numan’a dönecektir) önemliydi. Aphex Twin’in geri dönüşü, Thom Yorke’un müzik yayınlama konusundaki yeni deneyi, Mark Kozelek-The War On Drugs ve The Black Keys-Jack White kavgaları da dikkat çekti… Tekrar-basım / remaster ve ortak proje albümleri değerlendirmeleri için bkz. karga.com.tr

indie mindie…


Önce şunu söyleyip içimi rahatlatayım. Spoon’un They Want My Soul’u yılın en iyi albümü, “Inside Out” da en iyi şarkısıdır. Yıllardır keyif ve takdirle takip ettiğim Britt Daniel’in önderliğindeki Texas’lı grubun bu son albümü önceki çalışmalarından çok da farklı tınlamasa da yerli yerinde elektronikler ve çok iyi şarkılar bu güzide grubun en iyi albümü oldu. Bu da hali hazırda çok iyi albümler yapan bir grup için başyapıt demektir. Gene aynı keyifle dinlediğim Wild Beasts’in yeni albümü Present Tense de grubun olgunlaşan sound’unun çok başarılı bir yansımasıydı. Brian Eno gibilerle de çalışmış Leo Abrahams ve Lexxx’in prodüksiyon desteğiyle grubun bugüne kadarki en sağlam çalışması oldu. Yurtdışı basının sene sonu listelerinin gözbebeği The War on Drugs’tı. Haksız da değillerdi. Philadelphia’lı grup, Adam Granduciel’in patronluğunda 3. albümleri Lost in the Dream ile ortalığı kasıp kavurdu. Springsteen etkili, bol katmanlı otoban müziği (onlara bu sene fena musallat olan Mark Kozelek’in deyimiyle “bira reklamı müziği”) hem şarkıların gücü, hem istikrarlı sound’u hem de müthiş prodüksiyonuyla bolca dinlediğim albüm oldu. Bunu aşmak kolay olmayacak. Yılın patlama yapan bir diğer grubu da Future Islands’dı. 4AD’den çıkan ilk albümleri (toplamda 4) Singles ve açılış şarkısı “Seasons (Waiting on You)” kasıp kavurdu ortalığı. Vokalist Samuel Herring’in tutkulu vokali ve hareketli canlı performanslarıyla haklarını teslim aldılar. Önümüzdeki zamanlarda daha da geniş bir şekilde ele almak istediğim Ariel Pink’in Pom Pom’u, kişisel hayranlığım olan Tom Vek’in Luck’ı, Stone Roses ile Midlake’i pek başarılı birleştiren Real Estate’in Atlas’ı, bir T-Rex tribute albümü gibi tınlasa gene de orijinalliğine çok da laf edemeyeceğim Ty Segall’ın Manipulator’ı da aklımda kalan, indie cenahında öne çıkan çalışmalardı... Pixies’ın geri dönüşü ise, çokça finanasal bir nedene bağlanmaya çalışılsa da Indie Cindy gayet kaliteli bir albümdü. Thuston Moore’un yeni solo denemesi The Best Day ise Moore’u en iyi yaptıklarını hâlâ yapabildiğinin kanıtıydı… Mark Lanegan her albümüyle şu ana kadar bizi heyecanlandırmış bir isim. Yeni albüm The Phantom Radio ise 2012’deki muazzam elektronik soslu Blues Funeral’ın devamı niteliğindydi. Lanegan’ın vokali her türlü güzeldi ama Alain Johannes ile yarattıkları sound’un artık eskimiş olduğunu bağrımıza taş basarak söylemeliyiz… Senenin başlarında Jaga Jazzist’in ön grubu olarak CRR’de harika bir performans sergileyen Stian Westerhus ve Pale Horses, Maelstorm isimli albümü ile şu aralar ortamlardaki en yetenekli vokalist ve gitaristlerinden biri olduğuna ikna etti. Kesinlikle eğilmek lazım… Buraya St. Vincent’i koymadığım için kızanlar olabilir ama iyi eğitimli, hipster indie’si biraz can sıkıyor ne bileyim… Bu sene tartışmaları ile (Haziran 2014 sayısında daha da geniş irdelediğim) gündeme gelen The Black Keys ve Jack White’tan da bahsetmeli. 2011’deki El Camino ile A sınıfı, çok satan bir gruba dönüşen The Black Keys’in soul ve Motown etkili daha düşük profilli Turn Blue’su çok başarılıydı.Tam bir olgunluk albümü. Jack White’ın 2. solosu Lazaretto ise öncesinde çok gaz verilse de beklentileri çok da karşılayan bir yapıt değildi. Sound olarak çok başarılı ama şarkı yapısı olarak vasattı. White’ın enerjik vokali her tür müziğe gitmiyor kanısındayım... Son olarak indie kapsamına girmeseler de Afrikalı efsane kora ustası Toumani Diabate ve oğlu Sidiki’nin Toumani & Sidiki adlı evaldiyelik melodili albümünün de bahsini geçirmeli...


elektronika…


Elektronik müzik son birkaç senedir çok iyi bir döneme girdi. Hem genç isimler hem de ‘90’lardan hatrladığımız kral isimler albümleriyle şenlediriyorlar bizi. Yılın olyı herhalde Aphex Twin’in 13 yıl aradan sonra yeni bir albüm yayınlamasıydı. Syro Richard D. James’in 2000’lerdeki canlı setlerine aşina olanlar için çok şaşırtıcı olmasa da kendisinin buralardan olmadığının da kanıtıydı. Tarihin en büyük müzisyenlerinden birinin gene bir başyapıtıydı. Ayrıca yine bu sene 20 yıl tozlu raflarda beklemiş Caustic Window projesinin albümünü de yayınladı James. O da 20 yıl öncesinden çok 20 yıl sonrasının müziği gibi tınlıyordu. İngiliz usta IDM’ciler Plaid’in Reachy Prints’i güzeldi. Dominant ‘80’ler synthetik sound’unun etkilerini onlarda da gördük. Ancak bu etkiler en çok Kasper Bjorke’nin After Forever’ında öne çıktı. Tosca, “Daft Punk satıyor biz niye satmayalım” tavrını koyduğu funky Outta Here ile can sıktı... Yılın en güzel sürprizlerinden biri Norveçli DJ Todd Terje’nin debütü It’s Album Time oldu. Gene ‘80’leri hatırlatan akıcı sound’u ve güzel fikirleriyle keyifli bir albümdü. Kapağı ne öneriyorsa o!... Alman Danilo Plessow ve Marcus Worgull’un yeni projesi Vermont kendi adlarını taşıyan albümleriyle yılın Alman sound’u kotasını doldurdular. Roedelius göndermeli şarkılarına davullarda da Jaki Leibezeit eşlik edince aklınıza ne geliyorsa gerçekleşiyor... Liars’ı normalde indie kolonuna yazmak lazımdı ama yeni çalışmaları Mess tam anlamıyla elektronik bir dans albümüydü. Sert ve iyiyidi de gayet… Caribou mahlasıyla bolca ilgi çekici albüm yayınlayan Dan Snaith’in son denemesi Our Love pek övgü aldı bu sene. Bunları hakettiğini de söyleyebiliriz… Caribou’ya destek atan aranılan aranjör Owen Pallett’in 4. solosu In Conflict de müzisyenin şu ana kadarki en başarılı albümüydü… Ambient kralı Loscil (Scott Morgan) Sea Island, 2012’deki Luxury Problems ile gönüllerde taht kuran Andy Stott da yeni çalışması Faith in Strangers ile bu yazıda yer almayı hakettiler… Avusturyalı rock-elektronik hibridi Radian ise Giant Sand’in eksantrik lideri Howe Gelb ile kotardığı Verses ile çok yeni bir şeyler sunmasa da tavır olarak iyiydi… Alman deneysel isim Hauschka’nın (Voolker Bertelmann) piyanosuyla şov yaptığı Abandoned City iyiydi ama gene alman grup To Rococo Rot’un Arto Lindsay ile takıldığı Instrument bekleneni tam da karşılayamadı. İzlandalı saygın grup GusGus‘ın 2011’deki başarılı Arabian Horse’u takip eden Mexico adlı albümleri de fazla vokal ve anaakıma değdiği haliyle çok da mühim değildi...


analar, babalar…


İlk olarak geçen sene aramızdan ayrılan Jack Bruce’u anmalı. Gene geçen yıl yayınladığı son albümü Silver Rails ustaya yakışır bir veda oldu. Saygıyla… David Crosby çok uzun zaman sonra Croz adını verdiği bir solo çalışmayla geri döndü, fena da olmadı. Crosby’nin Laurel Canyon sound’unun yaratıcılarından biri olduğunu biliyorduk; albüm de 70’lik delikanlının enerjisinin hâlâ yerinde olduğunu kanıtladı bize. “The Clearing” de çok iyi şarkıydı... Tom Petty, 2000’lerde hiç ritmini bulamadı ve eskiyi özletti bizlere. Geçen seneki Hypnotic Eye eski güzel günlerden anlar içeren iyi bir albümdü. Ama fazla parlak ve net sound’ları onlara pek yakışmıyor, özellikle gitarlar hep uzaklaştırıcı bir element olarak kaldı müziklerinde... Robert Plant’in Jimmy Page ile olan soğukluğu çokça yansıdı basına. Yeni solosu Lullaby… and the Ceaseless Roar, Justin Adams’ın katkılarıyla gene sağlam bir albümdü. Robert Plant’ın kesinlikle çok iyi bir solo kariyeri oldu son 10 yılda... Scott Walker bu sefer uzun bir araya gerek duymadı ve metalciler Sunn O))) ile Soused isimli, son yıllardaki en “dinlenebilir” işine imza attı. Özgünlük diye bir şeyden bahsediyorsak Walker’ın albümlerinde bulabiliyoruz bunu… Ablamız Marianne Faithfull’un yeni çalışması Give My Love to London da süper bir müzisyen ve besteci desteğiyle Faithfull’un kariyerinin en iyi çalışmalarından biri olarak geçti tarihe...Primus artık eskiye bakmıyor. Hareketli bir sene geçiren Les Claypool’un Primus ile kalkıştığı Willy Wonka soundtrack’ini yeniden yorumlama harekatına giriştiği Primus & the Chocolate Factory with the Fungi Ensemble belki biraz deneysel gelmiştir kulaklara ama sound olarak evrildikleri yol kesinlikle doğruydu. Bu kafadan orijinal şarkılarla çıkacak bir albümün tadından yenmez. Claypool’un gitarist Bryan Kehoe ile kurduğu Duo de Twang’ın albümü Four Foot Shack ise yılın en eğlenceli çalışmasıydı. Primus klasikleri ve “Stayin’ Alive” gibi şarkıların Claypool’un harika akustik basıyla bluegrass tarzı yorumları oynattı bizi… Los Angeles’lı kült müzisyen Chuck E. Weiss, Johnny Depp ve Tom Waits desteğiyle Red Beans and Weiss’ı yayınladı çok da iyi etti. Böyle enerjik, özgün blues kafalarına açız…


şarkıcı / şarkıyazarı…


Saykodelik çalışmaları ve virtüöz düzeyinde hâkim olduğu akustik gitarıyla son yıllarda radarlarımızdsa olan Steve Gunn iyi şarkı yazıp söyleyebildiğini de kanıtladı ve albümü Way Out Weather yılın bu alandaki en ilgi çekici ve kaliteli çalışmalarından biri oldu… Tanış da olan iki isim Hiss Golden Messenger (MC Taylor) ve Wooden Wand (James Jackson Toth) sırasıyla Lateness of Dancers ve Farmer’s Corner isimlerini verdikleri albümleriyle şu aralar folk alanındaki istim üzerindeki isimler olduklarını bir kez daha kanıtladılar. Zaten 12 ay içinde 3 tane iyi albüm yayınlayan Wooden Wand’ın çalışkanlığına anca şapka çıkartılır... İngiltere’den yeni bir isim, Nick Mulvey de debüt albümü First Mind ile ses getirdi. Fink-vari bir sound ve Arctic Monkeys tarzı vokallerle anaakımda iyi bir yerde durdu eski Portico Quartet üyesi… Mark Kozelek son yılların en aktif şarkıyazarı. Geçen sene de gayet güzel ortaklıklarda yer almıştı. Bu sene sürekli The War on Drugs’a sallamasının yanında, Sun Kil Moon mahlasıyla Benji adında kariyerinde en popüler olan albümünü yayınladı. Bunu kendisinin de beklediği sanmıyorum ama çok kendine özgü bir tarzı var ve hakikaten de söz yazma konusunda çok yetenekli bir isim. Bu ünü çoktan haketmişti zaten… Birçok başka proje ile uğraşmaktan albüm çıkarmaya fırsat bulamayn Beck, bu yıl güya 2002 tarihli ve Nigel Godrich destekli harika Sea Change’in devamı niteliğinde bir albüm yayınlayacağı söylendi. Morning Phase kesinlikle bu değildi. Şu aralar pek revaçta olan Laurel Canyon sound’un kendi çapında bir denemesiydi. En başta biraz burun kıvırdığımı söyelemeliyim ama zamanla şarkılara aşinalık iyi de gelmedi değil… Everything But the Girl’ü çok severdik. Grubun beyni Ben Watt bu sene sürpriz bir şekilde 31 yıl aradan sonra 2. solo albümü Hendra’yı yayınladı. Prodüksiyon koltuğunda Ewan Pearson ve tek bir şarkıda da David Gilmour’un katkısıyla. Yılın chillout reyonundan bir numarasıydı... Joe Henry ağabeyimiz sessizce albümler yayınlamaya devam ediyor. 13. stüdyo albümü Invisible Hour, özellikle pek güzel aranje edilmiş nefeslilerle gene pek kaliteli bir işti… Arızalı adam Ryan Adams, usta prodüktör Glyn Johns’a tekmeyi basıp son albümünün prodüksiyonunu kendi ellerine alarak hayırlı bir iş yaptı. Tom Petty’nin en iyi zamanlarını hatırlatan, nostaljik, olması gerektiği gibi bir Ryan Adams albümüne imza attı. Albümün kendi adını taşıyor olması da her şeyi anlatıyor. İstim üzerindeki isimler Fink (Hard Believer), Chris Robinson Brotherhood (Phophorescent Harvest), Damien Jurado (Brothers and Sisters of the Eternal Sun) gibi isimler de kariyerlerine yakışır kalburüstü albümlere imza attılar. khgv@hotmail.com