Aynamız, Aslımız, Suretimiz
Bülent Kale
Unutmak ve hatırlamak istemli eylemler değillerdir. Bu yeni bir şey değil, sık sık dile getirilir. Bilmek ve bilmemek ise daha arada bir yerdedir. Bir yanlarıyla istemli değillerdir ama bir yanlarıyla da müdahale edilebilir, kaçınılabilir eylemlerdir. Özne kendi deneyimini unutmayı ya da hatırlamayı seçemez, bu istemsiz eylemlerin sırasını, zamanını belirleyemez. Anlatmayabilir ama. Anlatamayabilir…Anlatmak, bir yönüyle, deneyimi bilgiye dönüştürmektir ya da en azından bunu denemektir. Anlatılınca, deneyim muhatap için bir bilgi olur. Muhatap bu bilgiyi işleyebilir ya da ilgisiz kalabilir.
Babaannesinin, anneannesinin Ermeni olduğunu yıllar yıllar sonra, tesadüfen öğrenen ya da üzerine giderek ortaya çıkaran bir kuşağı ele alalım mesela: Bu bilgiyi ya da ipuçlarını değerlendirip asıl hikâyeyi kuran ve bunu açıkça söyleyen bir avuç insan var ama böyle bir durumdan hiç haberdar olmayan ya da hissedip de hiç kurcalamayan, bilmemeyi seçenler onlardan kat kat fazlalar. Bilmek lüzumsuzdur, bilmek zamansızdır, bilmek özneden eylem talep eder, bilmek planlar bozar…
Küçük yaşta ailesinden koparılıp alınan kadın bunu unutmaz, elinden gelse unutmak ister ama bu elinde değildir. Yıllarca anlatmamışsa ve ancak yıllar yıllar sonra anlatabilmişse orada şöyle bir gerçek vardır: Unutamamak hayatı zorlaştırır ama anlatmak daha da zorlaştırır. Burada bir seçim söz konusu değildir: tanığı susturan şey büyük bir korku ve tarifsiz bir çaresizliktir.

Sistem ya da resmi tarih bize bu kız çocuklarını merhametli vatandaşlar tarafından korunup kollandıklarını anlatır. Dedelerinin ne kadar iyi kalpli olduğunu anlatan, böyle düşünen insanlar var. Arjantinli şair ve yazar Ana Arzoumanian İnsan Deposu isimli kitabında bu el konulan kız çocuklarına ve genç kadınlara yapılan dövmelere dikkat çeker. Bu dövmeler Anadolu’nun bazı yörelerinde gelenek olan; bereket getirsin, güç versin, nazardan korusun diye yapılan figürler değildir. Bunlar tıpkı mallara vurulan damgalar gibi kimin kime ait olduğu belli olsun diye yapılan dövmelerdir.
Bingöl Kiğı ilçesinin Azapert (Adaklı) köyünden öğretmen-yazar Akif Arda dedesinin 1915 yılının Nisan Mayıs aylarında yaşandığını söylediği bir hikâyeyi aktarır: Genç bir kadın, kucağında bebeğiyle dedesi ve arkadaşlarından kucağındaki bebeğini suya (Fırat’ın bir kolu olan Çememezin) atmalarını ister. Dedesinin arkadaşlarından biri bebeği alıp suya fırlatır. Fırlatmasıyla beraber kadın da saçını başını yolarak kendini suya atar. Suda sürüklenir, nehrin ortasındaki bir adacığa çıkar. İki gün boyunca orada bağıra çağıra ağlar. Üçüncü gün yağan yağmurla birlikte su yükselir ve kadını da alıp götürür.
Hikâyede dede kadının annelik şefkatini yitirdiği için ama kendisi de kıyamadığı için böyle bir şey istediğini düşünüyor. Bebeği nehre fırlatan arkadaşının yaptığı şeyin korkunçluğunu da ancak hikâyeyi anlatırken fark ediyor. İki gün boyunca nehrin ortasında ağlayıp figân eden kadını neden kurtarmadıklarından hiç bahsetmiyor. Hikâyenin diğer yanında, yani Ermeni tanıklıklarda, tecavüze uğradığı için kendini nehre atarak öldüren ve ölebilmek için önce çocuğunu öldüren kadınlardan sıkça bahsedilir.
Hikâyeler koparsa ne olur? Silinirse, tahrif edilirse? Tanıklar susturulursa, isimler değiştirilirse, binalar yıkılır, mezarlıklar yok edilir, yazılar yasaklanır, belgeler saklanır, fotoğraflar engellenirse ne olur?
İsimler de hikâyeleri bağlamak için temeldirler. Bu coğrafyada hep değiştirilmişlerdir. Soykırım üzerine okurken Mezere’nin bugünkü Elazığ olduğunu öğrenmek epey vaktimi aldı benim. Bundan yıllar evvel Sason’un en uzak köşelerine gittiğimde, bana oraların bir Ermeni yurdu olduğunu ziyaret ettiğim mezra isimleri söylemişti: Arzivik, Şingalik, Manişkurt, Şirrık, Alirban, Hasopik, Fertanuz, Dijuk.
Mutfak, hikâyelerin en sıkı düğümlendiği, en zor koptuğu yerlerdendir. Takuhi Tovmasyan Aras Yayınları’ndan çıkan Sofranız Şen Olsun isimli kitabında Ermeni mutfağının en önemli ya da en özgün yemeklerini anlatmaz. Kitabın öyle bir iddiası yoktur. Tovmasyan, evlerinde pişen, onda bir hikâyesi olan, yapmayı sevdiği, ona birilerini, bir zamanları hatırlatan yemekleri anlatır. Hatırlanan hikâyeler de yemekler kadar etkileyicidir.
Hikâyelerden birinde Çatalca’ya yerleşen Armaş Dedesini anlatır Tovmasyan. Demirci olduğu için Çatalca’da herkesin onu Alev Usta diye bildiğini. Armaş dedenin adını İzmit il sınırları içerisinde yer alan Armaş’taki Armaş Manastırı’ndan aldığını. Armaş’ın adının bugün Akmeşe olduğunu. Manastırın yerinde ise bir değirmen olduğunu. Armaş Dede’nin Çatalca’da gömülmeyi dilediğini. Çatalca’da o yıllarda kilise ve papaz olmadığı için imam efendi eşliğinde olsa da Ermeni mezarlığına gömüldüğünü. Ama sonradan o Ermeni mezarlığının da bir şekilde yok edildiğini.
Hikâyeler koparsa ne olur? Silinirse, tahrif edilirse? Tanıklar susturulursa, isimler değiştirilirse, binalar yıkılır, mezarlıklar yok edilir, yazılar yasaklanır, belgeler saklanır, fotoğraflar engellenirse ne olur? Yüzleşme engellenir, özne karşılaşması gereken şeylerle karşılaşamaz, ya da elde ettiği veriler arasında ilişki kuramaz, yahut yanlış kurar. Resmi tarih yeşerebileceği zemini yapmış olur.
Hikâyelerimiz olmaz. Elimizde alakasız fotoğraflar, anekdotlar olur. Hikâyelerimizi bir birbirine iliştiremeyiz. Bir büyük hikâyemiz olmaz. Bu yüzden sonuçlar arasında da bir ilişki kuramayız. Başka bir isimle yaşayan Ermeniyi, gizli gizli cem yapan Aleviyi, kendini Türk hisseden Kürdü, bunları makûl bulan Türkü birbirine bağlayamayız.
Yüzleşebileceğimiz bir aynamız olmaz. Herkesin bakınca az çok kendini gördüğü bir aynada biz resmi tarihin yapıştırdığı sabit soğuk bir fotoğraf görürüz. Fotoğrafın altında bulanık, kanlı, çamurlu, eski bir su vardır. O suda kendini görmek zordur, zorludur, uzundur ama mümkündür. Yüzleşmek için ihtiyacımız olan ayna oradadır. bulentkale@gmail.com