Kılavuzu Karga Olanın
Rafet Arslan / Ziggurat Terbiyecisi / Kült Neşriyat
“Yazmak ontolojik farkındalığın en hacimli halidir.” Sevgili dostumuz Rafet Arslan’ın son yıllardaki üretkenliğinin meyvelerin almaya devam ediyoruz. Ardı ardına düzenlediği kişisel ve kolektif sergilerle çağdaş sanat camiasının algısıyla oynadığı yetmiyormuş gibi, durmaksızın yazdığı metinler de -aynı hızla olmasa da- yayımlanıyor. Rafet’in 2005-2010 tarihleri arasında yazdığı şiir, düz metin, kurgu metin ve öykülerden bir derleme olan
Ziggurat Terbiyecisi, bin türlü ilgi alanı ve birikimin serbest koşum, doludizgin giden bir zihin akışı niteliğinde. Bolca billur an’ı da belgeleyen, şehirlerarası, mekânlar arası, topluluklar arası, rüya-gerçeklik arası bir seyrin, ortak paydalarını da takip edebiliyoruz metinlerde. Derli toplu bir sunum olmasıyla, internette ya da basılı olarak yayımlanmış diğer metinleri arasında ayrı bir yer tutuyor bu döküm. Bay Perşembe ile tanışmanın en iyi yolu. Sürrealist hem, hem de yaşanmışlıklarıyla çok gerçek.
“Tanrı herhangi bir güvercindi, sonsuzluk sadece şu andı, kıble koordinatsızlıktı, ruhum dalgaların köpüklerine kaydı, kaldı.”
Cengiz Baysal / Baby Steps / Babajim Records
Cengiz Baysal,
Yıldızların Üstünde ve
Candy and Milkshake albümlerinin ardından üçüncü albümü
Baby Steps ile karşımızda. John Coltrane’in
Giant Steps albümüne yaptığı göndermedeki mütevazılık albümün tamamında, davulunda da mevcut; alışageldiğimiz davulcu albümlerinin aksine öne çıkmayan, kayıt aşamasında sazının sesini olması gerekenin üstüne çıkarmayan bir tavırla. Albümdeki besteler, caz müziğini seven bir bestecinin olgunluk dönemine girdiğine işaret ediyor. Belki de her şeyden önemlisi, albümde eşlik eden müzisyen tercihleri ve onlara açtığı kulvarlar. Baysal’ın hayal gücündeki bu başarı albümü oldukça yüksek bir seviyeye taşıyor. Mix ve mastering’ini Demir Baylan’ın yaptığını ve muazzam bir iş çıkardığını da söylemeden geçmeyelim. Cengiz Baysal’a eşlik eden müzisyenler de klarinette Oğuz Büyükberber, saksafonda Engin Recepoğulları, gitarda Sarp Maden, piyanoda Serkan Özyılmaz ve basta Matt Hall. Özetle ziyadesiyle kayda değmiş.
Yayın
Amerika ve protest-folk denince akla gelen ilk isim olan
Woody Guthrie’nin yaşam süresinde yayınlayamadığı tek romanı
Toprak Ev, geçtiğimiz yıllarda yayıncılığa soyunan Johnny Depp’in 2013’te çıkardığı ilk kitap olduktan kısa bir süre Kolektif Kitap’tan Evrim Öncül’ün de çevirisiyle Türkçe’ye kazandırıdı. Kum Fırtınası zamanlarında toprak ve kerpiçten yaptıkları evlerinde hayatlarını sürdürmeye çalışan çiftin hikâyesinin anlatan romanın 67 yıl sonra yayınlanabilmesinin sebebi ise cesur sevişme sahneleri içermesi olmuş. Amerika’nın günümüze gelirken geçtiği yolların en önemli tanıklarından ve bu sert ülkenin “vicdan”larından Guthrie’nin söyleyecekleri her devir önemlidir.
Film
Son yıllarda popülaritesini iyice arttıran Red Bull Music Academy 15.yılını
What Difference Does It make? A Film About Making Music isimli belgesel ile kutluyor. Farklı ortamlardan gelen önemli müzisyenlerin, aralarında Brian Eno, Erykah Badu, Lee “Scratch” Perry, Nile Rodgers, James Murphy ve daha birçok ismin yer aldığı belgeseli daha çok çektiği müzik videolarından tanıdığımız
Ralf Schmerberg kotarmış. Hem Red Bull Music Academy’nin 2013’teki etkinlikleri, (ki buradaki Bran Eno konuşmasının çevirisini yayınlamıştık mecmuada) hem de müzisyenlerin günümüzdeki konumları ile ilgili doyurucu bir yapım. Red Bull Music Academy’nin sevimsiz bir ismi de olsa kesinlikle etkinlikleri takipte kalınması gereken bir oluşum. Bu sene Tokyo’da gerçekleşecek akademinin İstanbul’a da uğramasını çok isteriz haliyle. Bu arada film youtube’da kolaylıkla bulunabiliyor. Göz atmadan geçmeyin.
Dizi
Christopher Guest’in
This Is Spinal Tap ve Woody Allen’ın
Zelig ile popülerleştidiği ve Ricky Gervais’in “The Office”i ile televizyonda da patlayan mockumentary dediğimiz tarzın artık yorulduğunu kabul etmek lazım. Neyse ki Louie CK olaya farklı bir boyut getiriyor da rahatlıyoruz. Ama geçen sonbahar 6 bölümle görünüp kaybolan ve aynı adlı İngiliz yapımdan Amerikan televizyonlarına uyarlanan
Getting On tarzın limitlerinde ilgi çekici bir yapım. Bir hastanenin yaşlı bakım ünitesinde olan biteni darağacı mizahı ve türün artık tadını kaçıran kameraya bakma ve konuşma kolaycılığına sığınmadan yansıtan yapım, bu depresif ortamda hayatlarını dengelemeyen çalışan kadın karakterleri soslamadan, olabildiğince reel olarak yansıtabiliyor. Bu yazıyı yazarken 6 bölümlük ikinci sezon onayını aldığını da öğrendik. Bir bakın deriz.
Albüm
Ne yalan söyleyelim son 15 senedir ne kadar hayran olsanız da, çıkan her yeni
Bruce Springsteen albümünden (Seeger Session’ları bir yana bırakırsak) biraz daha ilginizi kaybediyor olabilirsiniz Patron’a. Bunun nedeni o bitmek bilmez enerjisinin yorması değil, müzikal olarak herhangi bir değişim yaşamaması belki. 18. solosu
High Hopes ise farklı duygular yaşatıyor insana. Kötü tarafı son çalışmalarına imza atan Brendan O’Brien’ın gene pek alaca bulacalı, artık günümüzde yaratıcılıkta karşılığı olmayan prodüksiyonu. Değişik tarafı ise Rage Against The Machine ve Audioslave’den tanıdığımız Tom Morello’nun gruba katılmış olması. Albüm eskiden kaydedilmiş ve rafa kaldırılmış ya da albümlerde yer almayıp konserlerden çalınan şarkıların topluca yeniden kaydedilmesi ile ortaya çıkmış; yani yeni şarkı yok. 2000’lerin başından “American Skin”, 1995’ten “The Ghost of Tom Joad” gibi şarkılar Tom Morello’nun bariz katkılarıyla epey değişmişler. Sadece konser kayıtlarını bildiğimiz Suicide cover’ı “Dream Baby Dream” ve gene 2000’lerin başlarından “Harry’s Place” güzel şarkılar. Son yıllardaki en kendini fark ettiren albümü Springsteen’in ama bu yaştan sonra nasıl olur bilmesek de şu sound’a bir el atmalı artık.
Resmi olmasa da
Beck’in 2002’de çıkardığı muhteşem
Sea Change albümü 2000’lerin ortasından günümüze kadar gelen akustik ve modern şarkıcı / şarkıyazarı albümleri için bir mihenk taşı olmuş olmalı. Nigel Godrich katkılarıyla ‘80’ler ve’90’larda etkisini kaybeden bu müzik geri dönmüştü. Şimdi Beck gene o sulara geri dönüyor. 6 yıl aradan sonra yayınladığı yeni albüm
Morning Phase,
Sea Change’de çalan kadroyla gene o günleri yadediyor. Godrich’in bu kez olaya dâhil olmaması ve son birkaç yıldır esen Laurel Canyon sound’u rüzgârına Beck’in de ilgisini itiraf etmesiyle
Sea Change’den çok daha organik, hatta sıcak bir albüm. Şarkıların hepsi oradaki kadar güçlü değilse bile bu sıcaklık, Yanni cover’ları, Philip Glass remix’leriyle geçen yıllardan sonra Beck’ten özlediğimiz bir tattı. Beck ayrıca Pharrell ile bu yıl sonlarına doğru yeni bir albüm daha hazırlığında.
Les Claypool abimiz mekânın has adamlarındandır. 2011’deki son Primus albümü
Green Naugahyde’dan sonra neden olmasın diyerek, lise arkadaşı ve M.I.R.V. gitaristi Bryan Kehoe ile bir country ve bluegrass macerasına atıldı.
Duo De Twang ismini verdikleri grupla bir de albüm çıkardılar.
Four Foot Shack çoğunlukla Claypool’un eski projelerinden şarkılarının ‘20’li, ‘30’lu yılların country stiliyle yorumlanmasından oluşuyor. Claypool bası ve vokali ile Kehoe’nun gitarından başka ise herhangi bir enstrüman veya prodüksiyon numarası da içermiyor. Claypool’un “tatil grubum” dediği projede ayrıca pek keyifli bir “Stayin’ Alive” ve Alice In Chains’den “Man In The Box” yorumu da bulunmakta. Süper eğlenceli bu albüm Claypool’un şanına yaraşır rahatlıkta.
Aslında Crosby, Stills and Nash’den bir cover albüm bekliyorduk. Ama prodüksiyon koltuğundaki Rick Rubin ile kıllaşmalarından dolayı şimdilik rafa kaldırılan bu proje bir yana,
David Crosby 50 yıllık müzikal kariyerindeki 4. ve 20 yıl aradan sonra da ilk solo albümü olan
Croz’u yayınladı. Kendi gibi müzisyen oğlu James Raymond’ın stüdyosunda kaydedilen albüm David Crosby’i tanıyanlar için çok fazla sürpriz içermiyor ancak uzun zamandr yeni şeyler ortaya koymayan 73 yaşındaki bir adam için de kalitesi gayet yerinde. Mark Knopfler’ın katıldığı “What’s Broken” ve modern tatlar içeren “The Clearing” çok iyi şarkılar. Sözler de hiç fena değil. Yeni kuşakların da ‘70’lerde ortalığı kasıp kavuran bu adamları tanıması için iyi bir fırsat. Ama Nash ve Stills ile de tekrar yan yana görmek isteriz kendisini.
Konser
1999 yılında Godspeed You! Black Emperor’dan Efrim Menuck tarafından kurulan Kanadalı grup
Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra’yı İstanbul’da ağırlıyoruz. Grup, geçtiğimiz günlerde yedinci albümü
Fuck Off Get Free We Pour Light on Everything’i Constellation Records’tan yayınlamıştı. Efrim’in, endüstrileşmiş sanat anlayışına boyun eğmemekte kararlı kolektifi, formülize edilmiş post-rock etiketini reddediyor. Yüzlerine karşı post-rock derseniz, bozuşabilirsiniz! Bugüne dek pek çok farklı isimle karşımıza çıkan -kısaca- SMZ, muhteviyatında Kuzey Amerika’nın folk kültürüne özgü yaylıları ve bol gürültülü gitarları punk rock estetiğiyle barındırıyor. Ayın favorisi.
13-14 Mart, Perşembe-Cuma, Salon İKSV, 21:30