Bir Şehir Umudu
Utkan Çınar
Konumuz “Nasıl bir kent?” olunca, Tarih Vakfı’nın 18 yıl önceki “Dünya Kenti İstanbul” sergisini “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” adıyla yeniden açması ilgimi cezbetti haliyle. Açıkçası görsel algılama gücümüzün 1996’dan bu yana ne kadar geliştiğini düşünürsek serginin o güne göre daha az etkileyici gelmesi doğaldır. Hatta Galata Rum İlkokulu’nun merdivenleri, ahşap trabzanları daha mutlu etti beni. Onlara dokunmak vs... Sergiyi gezerken haberdar olmadığım bir panel düzenlenmekte olduğunu farkettim. Murat Belge, Yaşar Adanalı, Edhem Eldem gibi konuşmacılar bir önceki sergi zamanından beri şehrin aldığı durumu ve dertlerini paylaşırlarken; bir de İstanbul dergisinin 1993 senesindeki “İstanbul Ütopyalar” isimli sayısının ve gene o yıl düzenlenen bir panelin (“İstanbul üzerine beklentiler ve ütopyalar”) bahsini geçirdiler. Babam sağolsun, şöyle bir evdeki arşivlere bakınca dergiyi buldum ve karıştırmaya başladım. Aydın Uğur’un “İstanbul 2013” isimli yazısını görünce durdum. 20 yıl öncesinden şu gün açılması için atılmış bir mektup, zamanda yolculuk heyecanı verdi bana.Yazıları toptan alıntılamak tabii ki mümkün ve doğru değil belki ama bana biraz da eğlenceli gelen bölümlerini koymak isterim buraya. Aydın Uğur 1993’ten, 2013 yılına dair ütopyasını okumak, Gezi’yi ve nedenlerini düşününce pek anlamlı:
2013 yılının İstanbul’undayız. Şubat’ın son Pazar günü. Tünel’de, önce Beyoğlu Evlendirme Dairesi, sonra Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak hizmet vermiş emektar binanın yerine yapılmış, “Yöre Yönetim Sarayı”nın birinci katındaki büyük toplantı salonundayız. Yuvarlak bir salon bu ve göbeğindeki orta masasının üstü bir sürü harita ile kaplı. Zaman zaman kenardaki devasa ekrana o haritalardan biri yansıyor. Aynı görüntü salonda belli aralıklarla yerleştirilmiş küçük ekranlarda da izleniyor. Salon çok kalabalık.
Metropoliten Plan sorumluları üç “yöre birimi” sakinlerine ve onların temsilcilerine hazırladıkları öneriyi sunuyorlar. Bu öneri için talep yöre birimlerinden gelmiş. Üç yöre birimi sakinleri -Galata, Karaköy ve Tophane sakinleri- Tophane’den Haliç’in ortasına kadar uzanan kıyı diliminin yeniden düzenlemesine karar vermişler. Burası, öncelikle onların yakın yaşam çevresi. Ama, bütün İstanbul’un da kullandığı bir çevre. O yüzden, alınacak yeniden düzenleme kararının İstanbu’un bütün sakinlerinin temsil edildiği İstanbul Kent Yönetimi’nin görüşleriyle bir uzlaşma içinde üretilmesi gerekmiş. İşte, bu toplantı uzlaşmaya ulaşmak üzere gerçekleştirilen bir dizi temasın bir tanesi. Oldukça hararetli bir toplantı.
Metropoliten Plan sorumlularının önerileri yöre yönetimlerinin istekleriyle kent yönetiminin önceliklerinin buluşturulması çabası niteliğinde. Zaten, yeniden düzenleme girişimini yöre birimleri harekete geçirmiş, ancak kıyı dilimi bütün İstanbul’un çıkarlarını etkilediği ve planlanması da bayağı karmaşık bir teknik donanımı gerektirdiği için “yöre birimleri” Metropoliten Plan’dan bu işi üstlenmesinin talep etmiş.
Toplantı salonunda “yöre birimleri”nin kendi planlamacılık danışmanları da yer alıyor. Bu danışmanlar, bu proje için tutulmuş özel bir büronun elemanları. Onlar, daha önceki toplantılarda Metropoliten Plan’ın geliştiridiği öneriyi –önerinin “yöre birimleri”nin sakinlerinin yaşamında yaratacağı değişiklikler itibariyle- “yöre temsilcileri”ne uzun uzun anlatmışlar. Düzenlemeyi talep edenler hem neyi neden istediklerini açıkça ifade ediyorlar, hem talebe yanıt verenlerin projesinin sonuçlarının neler olacağını açıklıkla görebiliyorlar. Büyük olasıılıkla bir uzalşımsal karara varılana kadar iki, üç toplantı daha yapılacak, hareketli tartışmalar sürecek.
Ne var ki, bu tartışmalara damgasını vurana siyasal kültür iklimi 1993 okuruna oldukça yabancı. 1993 okuruna 2013’teki bu iklimin özelliklerini, bu noktaya nasıl gelindiğini açıklamak yerinde olacak.
Aydın Uğur yazısında bu noktadan sonra kaotik, kendi kendilerini örgütleyen sistemler, “aşağıdan başlayarak” yönetim ilkeleri üzerinden yerel yönetim “ütopya”larını anlatıyor. Kısıtlı yerimiz nedeniyle bu noktaları buraya yazamasam da yukarıdaki bölümle bile 20 yıl önce de şimdi talep edilenin çok farklı olmadığını ve maalesef kent yönetimi siyasetinin bir arpa boyu mesafe gitmediğini hatta gerilediğini üzülerek görüyoruz. Bu söylenenler hep sağır kulaklara mı düşecek umutsuzluğunu kırmamız için Gezi’ye çok ihtiyacımız vardı. Gerisi örgütlenmeye kalıyor.
Paylaşmak istediğim ikinci yazıda Murat Belge kendi kişisel İstanbul’unu anlatmış. Panelde “Bu şehir için karar verenlerin ütopyaları benim distopyam,” diyerek hepimizin ruh halini da yansıttığını düşündüğüm Belge’nin 1993 senesinden bir hikâyesi (“İstanbul Sen Büyüksün” başlıklı yazıdan) İstanbul’un belki çok da düşünmediğimiz kozmopolit canlılığının nasıl yok olduğunu ve aslında ağaçların, parkların ve binaların yanında insanları da kaybettiğimizin güzel bir örneği. Bugünden bakınca gene çok umut verici değil maalesef:
Son olarak gayet umut verici bir olaydan söz açmak isterim. Hepimiz biliyoruz ki, kentin genel karakterini oluşturan o eski kozmopolitizm büyük ölçüde kayboldu ama o yapıdan geriye kalan bir şeyler hâlâ var. Kırım Harbi sırasında yapılmış olan bir İngiliz Protestan Kilisesi vardır. Kumbaracı Yokuşu’ndan inince Hacı Veli Mahallesi’nde Hacı Veli Camii’nin yakınlarında durur çok şaşırtıcı bir biçimde. Mimarı Londra’da mahkeme binası dâhil olmak üzere birtakım önemli binalar inşa etmiş olan bir İngilizdir. Yakın zamanda bu kilise kullanılmaz hale geldi, çünkü cemaati yok olmuştu ve şehirdeki diğer Anglikan-Protestan kiliseler de ihtiyacı karşılıyordu. Konsolosluğun düşüncesi de bunu bir kültür kurumuna devrederek bir konser salonu ya da bir tiyatro salonu olarak değerlendirip binanın korunmasını sağlamaktı. O sırada da bir papaz tayin edildi bu harp ve cemaatsiz kiliseye; son derece şirin, genç bir İskoç. Bu yeni papaz kilisesini pek sevdi ve bir kültür kurumuna vermektense yaşatmayı tercih etti. Kilisenin içinde bir kırık org ve Kırım Savaşı’nda kalma bayraklar vardır, hatta İstanbul’u işgal kuvvetleri boşaltırken İngiliz komutanlar birliğin sancağını yanlarında götürmek istememişler, herhalde bu onlar için onur kırıcı bir durum olacak ki, müzakereler sonucu varılan anlaşmaya göre, tarafsız bir mekân olan bu kilisede durmasına karar vermişler.
Derken kilise müştemilatında birtakım Sri Lankalılar görülmeye başlandı. Sanıyorum o tarihlerde bir Hintli kaptan bunları İstanbul’a getirmek üzere birtakım paralar almış ve sonra Marmaris’e bırakıp kaçmıştı. Onlar da her nasılsa yavaş yavaş İstanbul’a kadar gelmişler. Şehirde kalacak bir yer ararken İskoç papaz da bunlara o binayı vermiş, karşılığında da bu neredeyse terkedilmiş kilisenin ufacık bir Sri Lankalı cemaati oluşuvermiş.
Avrupa kiliselerinde özellikle Katolikler arasında genç kuşakları tekrar dine getirebilmek için eğlenceli organizasyonlar düzenleyerek ilgiyi artırmaya çalışmak olağan bir çabadır. Bu genç papaz da o kafada bir adam. Düzenlediğim İstanbul gezilerinden birinde bir pazar sabahı grupla beraber bu kiliseye geldik, ben kapıyı açtım ve bir de baktım ki içerde bir sürü insan var. Pazar ayinine rastladığımızı sanarak kapatıp gitmeyi düşündüm ama o sırada içerdeki herkesin bana, yani kapıya doğru baktığını fark ettim. İçeriden yaşlı bir adam da eliyle işaret ederek girmemizi istedi, biz de (40 kişilik bir grup) bu daveti kabul edip kilise cemaatine karıştık. Pazar ayini çoktan bitmiş, meğerse Karagöz oynuyormuş o sırada, düşünün ki bir Protestan kilisesindeyiz. İlki klasik bir Karagöz gösterisiymiş, bizim seyrettiğimiz ikincisinin başlığı ise “Karagöz Londra’da”ydı. Thames Nehri’nde Karagöz ve Hacivat sandalla adam taşıyorlar karşıdan karşıya. Hâsılı seyirciler de Türk, İngiliz ve Sri Lankalı olmak üzere oturmuşlar ve başka hiçbir yerde olmayan bir Karagöz oyunu seyretmekteler.
Ve ben o an dedim ki, “İstanbul sen büyüksün, gene varsın, aslında ne kadar değişsen de değişmiyorsun. Bütün bu karmaşık yapıları özümseyebilen, kendine yakıştırabilen, olağanüstü bir şehirsin.”
Durumu kafada canlandırmak bile keyiflendiriyor insanı. Böyle bir kent isteriz...
YN: Alıntılar İstanbul dergisinin Nisan 1993 tarihli 5. sayısından yapılmıştır.
khgv@hotmail.com