İnsan, Sokak, Kent


Bülent Kale
Gezi Parkı’nda biz parkı mı savunduk, kenti mi savunduk? Ya da yok sayılan temel vatandaşlık haklarımızı mı savunduk? Parkın dışında kazanılan onca şey nasıl kazanıldı? Emek Sineması’ndan ne istediler? Taksim’i araç trafiğine kapatanlar aslında yaya trafiğine mi kapadılar. Tarlabaşı’ndan Sulukule’den ne istiyorlar? Yoksulları, gençleri, mültecileri neden uzaklara gönderiyorlar? Şehirler insan için mi planlanıyor, para için mi? İstiklal Caddesi hâlâ bir cadde mi yoksa devasa bir alışveriş merkezine mi dönüştü? Biz yaya mıyız, müşteri miyiz, yoksa kentli miyiz? İstanbullu ne demek? Boğaz’a ya da Taksim’e gelen turistlerin yüzde kaçı İstanbullu? Peki, bir kere bile gelemeyenlerin oranı kaç? Hem imar planını hazırlayıp onaylayan, ihalesini veren hem de planın uygulanacağı yerlerden arazi kapatan başbakan nerenin başbakanı?
 
Ve daha bir sürü soru. Hepsinin sayfalar süren yanıtı var ve bizim bu yanıtları bulmak için okumaktan başka yolumuz yok. Aşağıdaki metinler benim yanıt ararken okuduğum Katalan şehir planlamacı, sosyolog, yazar Jordi Borja’nın bazı söyleşi ve makalelerinden serbest çeviriyle derlenmiştir.
 
Kent nedir, kimindir?
Kimindir sokak? Kim yapar sokağı, kim kullanır, neye yarar? 1976’da İspanya’da bir İçişleri Bakanı bir miting çağrısı karşısında şöyle uluyordu: “Sokak bana ait” ve ardından barışçıl bir gösteriyi şiddet kullanarak dağıttı. Yanıt ertesi Pazar yine sokaklardan geldi: İspanya’nın başlıca şehirlerinde kent sakinleri sokakları işgal ederek “Sokak bizimdir, sokak herkesindir,” diye haykırdılar.
 
“Nedir bir köprü?” diye soruyordu Julio Cortázar: “Köprüde yürüyen bir adamdır.” Sokak da –Cortázar’ın köprüsü gibi- ancak insanlar tarafından kullanıldığı ölçüde “sokak olma”yı başarır. Sokak olmayı başaran bu sokak aynı zamanda kentin bir metaforu ve somut bir görünümüdür. Kamusal alan olarak ele alındığında kent, kentli kimliğinin yaşandığı, bu kimliğin toplu olarak ifade edildiği yerdir. Kent, “sokaktaki insandır.”
 
Siyaset, Sokak, Şehirleşme
Politik güç, rengi ne olursa olsun, sokaktaki insandan korkar. Onun arzusu “kontrol”dür. Bazı durumlarda bunu açıkça, tehdit ederek, şiddet kullanarak yapar. Bazı durumlarda dolaylı yolları kullanır: Araç trafiğini öne çıkarır, toplantılara izin vermeyen –ağaçlandırılmış bölgelerle mesela- kamusal alan düzenlemeler yapar, sokakların mülk sahipleri ya da kullanıcıları tarafından özelleştirilmesine izin verir, insanlar arasında diyalogu ve buluşmayı kolaylaştıran kentsel mülkleri (bankları mesela) kaldırır vs. Bu uygulamalar, politik gücün daha duyarlı olduğu bazı meydanlarda baskıcı karakterli kurallarla desteklenir. Sokaktaki insan potansiyel olarak karşıt güçtür.
 
Kamusal Alan
Kamusal alan, toplumun temsil edildiği, farklılıklarının ve çelişkilerinin görüldüğü, taleplerinin ve çatışmalarının ortaya konulduğu, sakinlerinin kendilerini daha çok (ya da az) o kentin bir üyesi hissettikleri sahne olarak kabul edilir. Kamusal alanlarda kentlilik duygusu, birlikte yaşam tecrübe edilir. Farklılıklar, kişilerin birbirleri karşısındaki statüleri belirlenir, kolektif seçenekler, eğilimler ifade edilir, insanlar o kente ait olduklarını, o kentin parçası olduklarını hissederler. Yaygın bir yanlış olarak kamusal alanı parklarla özdeşleştirmemek lazım. Kentin tamamını, bütüncül bir bakış açısıyla, kamusal alan olarak görmek gerekir.
 
Kentte her şey birbiriyle bağlantılıdır. Nitelik kazandırılmış kamusal alan halka açık hizmetlerin ve malların kullanılabileceği bir ortam yaratır ama ancak eğer kent sakininin bunları kullanmak için gerekli araçları varsa. Yani ancak işleri, yeterli gelirleri, kalacak yerleri, ulaşım imkânları varsa faydalanabilirler kamusal alanlardan.
 
Büyükşehir
Büyükşehir, teoride, geniş yelpazede seçenekler sunar, çünkü çok kenarda ya da merkezde yaşayabilirsin, bahçeli bir evde ya da bir gökdelende ikamet edebilirsin, bazı şeyler için şehir merkezine, başka şeyler için kırın ortasına kondurulmuş bir alışveriş merkezine gidebilirsin. Ama bu tanımıyla özgürlükleri çoğaltıyor gibi görünse de, aslında yalnızca bir azınlık için geçerlidir bu durum. Büyükşehir nüfusunun büyük çoğunluğu bu tablonun dışında kalır. Çünkü oralara gitmek için ne paraları, ne zamanları vardır, hatta haberleri bile yoktur bu imkânlardan.
 
Nüfusun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşadığı söylenir ama doğru değildir bu. Bu nüfusun büyük kısmı, ait oldukları toplumsal sınıflarından bağımsız olarak ve farklı ölçeklerde, banliyölerde yaşarlar. Ancak bu banliyölerde yaşayan orta ve üst sınıflar her yere ulaşım kapasitesine sahipken, daha alt kesimler önceden yaşadıklarından çok daha büyük dışlanma biçimlerini tecrübe ederler.
 
Kentli olmak
Bu durum onların kentlilik bilincini zedeler. Kentlilik duygusu yitirilir, insanların birbirine karışması, şehrin sunduğu tüm hizmetlerden ve servislerden aynı koşullarda faydalanması mümkün olmaz. Çünkü kentin gelişimi kentlilik duygusuyla doğrudan ilişkilidir. Kentlilik, insanların teoride eşit oldukları, haklarını eşit biçimde kullanabildikleri, bir dizi hizmetten ve maldan birarada yararlanabildikleri ve böylelikle farklı kesimler arasında bir bağın oluşabildiği bir ortamla söz konusu olur.
 
Bu olmadığı zaman insanlar kendilerini dışlanmış hissederler. Yani kenti sahiplenmek yerine, kentin başkalarının olduğunu hissedersin; siyasi erke, ekonomik, teknokratik erke ait olduğunu… Başkalarına ait olduğunu hissedersin. Bir mülksüzleştirme duygusu yaşarsın. Eğer görünürde katılabileceğin, buna direnen bir kolektif güç de yoksa, seni kendi kabuğuna çekilmeye iten bir duygudur bu. Kentlilik her gün yeniden ele geçirilen bir şeydir. Simone de Beauvoir’in bir cümlesi vardır, bilir misiniz? “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” diye. Bu da öyle bir şeydir işte. Bir kentli haklarını kullana kullana, savuna savuna kentli olur.
  bulentkale@gmail.com