Bizim Bahçe
Olcay Bingöl
İsmi her yerde farklılık gösteriyor. Kimi yerde “mahalle bahçeleri”, kimindeyse “kent bahçeleri”, “dayanışma bahçeleri” veya “kolektif bahçeler” diyoruz. Ama hepsinin ortak noktası aynı: Kent içinde, kent sınırında, kent dışında var olan parkların, yol kenarlarının, özel veya kamuya ait boş arsaların, alanların komşular arası dayanışma, dostluk, ortaklaşma, paylaşım ile ekilmesi, dikilmesi, ürünlerin hasat edilmesi ve tabii afiyetle yenmesi.Bu bahçelerin, mahallelinin dalından taze koparılmış sebze ve meyveleri yiyor olması yanında yerel flora ve faunada bir artış sağladığı bilinen bir gerçek. Bir diğer gerçek ise bu bahçelerin bir anlamıyla ekonomik ve sosyal destek mekanizmasının bir parçası olması ve bunun yanında “hazır kötü gıda”ya karşı verilebilecek en etkili mücadele yöntemlerinden olması. Zira insan kendi yetiştirdiği ürünleri büyük bir iştahla diyetinin bir parçası yapıyor ve böylece de insanlar marketlerin, tüketim pazarının bize dayattığı satış mantığından hızla uzaklaşıyorlar.
Ortak bahçeler bireylere aynı zamanda kapalı alan dışında fiziksel etkinlikte bulunulabilecek ve toprakla uğraş sayesinde doğayla bütünleşilecek bir fırsat, özgürlük, otonomi ve yaratıcılık alanı da sağlıyor. Dahası, bu alanlar insanların birbirlerinden öğrendiği ve öğrenme kültürünü geliştirdiği katılımcı süreçleri destekleyen alanlar. Katılımcı bir süreç derken bahçenin sadece operasyonel gereksinimlerini yerine getirme konusunda bir katılım değil bahsettiğimiz; bahçede ortaklaşan emek, kısa sürede yeni bir sosyal hayat, politik duruş ve ortaklık kültürü oluşturduğundan, bu hayatın içinde alınan kararların tüm süreçlerine yatay bir şekilde katılım sağlanıyor.
Krizlerin ve Bahçelerin Tarihi
Batılı ülkelerin tarihine baktığımızda kentlerin köyle ilişkisinin, kentin köylülükle ilişkisinin her zaman var olageldiğini görüyoruz. Bu ilişki, 20. yüzyılda reddedilmiş, göz ardı edilmiş de olsa kentler içinde toprağın kolektif olarak yönetimi hep devam etmiş. Bu fenomen İngiliz İç Savaşı sırasında kendilerine “diggers / kazıcılar” diyen, bir grup Protestan İngiliz Tarımsal Sosyalist’in toprak yönetimini ortaklaştırarak eşitlikçi bir tarımsal toplum yaratmaya çalışılmasıyla da gözlendi. 1600’lerde toprakların; özellikle otlak, mera ve avlakların elitlere “çitlemek” yoluyla tahsis edilmesi söz konusuydu. Köylülerin çitlerle çevrilmiş, parsellere ayrılmış müşterek olarak kullandıkları bu topraklara erişebilmesi, yeni mülk sahiplerinin arzusuna kalmıştı. Çitlemeyle, toprak artık özel mülkiyete konu olmuş, köylülerin toprak üzerinde hiçbir hakkı kalmamış, toprakları gasp edilmiş, mülksüzleştirilmişlerdi. Gasp sadece toprakla da sınırlı kalmamıştı. Toprağın mülkiyeti aynı zamanda toprağın üzerinde ya da altında bulunan bütün kaynak ve varlıkları da kapsadığından gaspın etki alanı oldukça geniş olmuştu. İşte bu dönemde diggers / kazıcılar sadece sosyal düzende bir reform yapmaya çalışmamış, aynı zamanda dönem içinde gerçekleşen “çitleme”ye karşı çıkışı örgütlemeye de katkı vererek bağımsız ve eşitlikçi kırsal toplulukların oluşmasını da örgütlemişti.
1600’lerde boş arazilerin bahçelere, tarlalara dönüştürülmesiyle başlayan hareket, 1893-1897 arasında ABD’deki ekonomik kriz sonucu ortaya çıkan işsizlik ve buna bağlı yetersiz beslenme sonucu bazı şehirlerde Pingree’s Potato Patches ismiyle kent bahçeleri kurulmasıyla devam etmişti. Bu yıllar arasında 2000 aile bu bahçeler sayesinde açlık çekmemişti. Birinci Dünya Savaşı’na geldiğimizde “Liberty Gardens”, ‘30’larda “Reliefs Gardens” ve İkinci Dünya Savaşı sıralarında ise “Victory Gardens” ulaşılamayan gıdalara kamusal alanda, ortak ve eşitlikçi bir toplumsal düzende ulaşmanın yolu olarak uygulanmıştı.
Bu bahçeler 20. yüzyılda tüm Avrupa’da farklı isimler ve işleyişle yeşermeye başlamıştı. İngilizce konuşulan ülkelerde “allotment gardens”, Almanca’da “kleingarten” deniyordu. Bu bahçeler tek bir toprak parçasının küçük parçalara ayrılması yoluyla, diğer kolektif bahçelerden farklı olarak bireyler ve aileler tarafından işlenmekteydi. Fransa’ya geldiğimizde kolektif olarak işletilen bu bahçelerin adı “ouvriers”di ve endüstriyel devrimle birlikte doğmuşlardı. Kırdan kente göçmek zorunda kalmış ve endüstride emekçi olarak çalışan yeni kentli, yoksul işiçilerin boş alanları işleyerek ailelerinin sebze ve meyve ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamaktaydı. 1930’lar Rusya’sında ise kolektif bahçeler kırsal ve kentsel kolektiviteyle birlikte ortaya çıkmıştı. 1950 ve ‘70’lerde hızla artan nüfusun gıda ihtiyacının karşılanamaması üzerine toplum bahçelerinin artması, çeşitlenmesi ve yaygınlaşması planlanmıştı. Yani yine tarımsal ve ekonomik kriz bu kararda etkili olmuştu.
Ya bizim buralar?
Tarla Taban, Boğaziçi Üniversitesi çalışanları, öğretim üyeleri, öğrenciler ve tarım aktivistlerinin Starbucks karşı işgal sürecinde biraraya geldikleri ve 2012 yılında, oluşturdukları bir insiyatif. Mevcut gıda tüketim ve dağıtım sistemi yerine gıda egemenliği kavramının yaygınlaşmasına katkı sağlamak, kendi gıdalarını üretebilmeyi öğrenmek ve üretmek, köylülüğe dayanan küçük çiftçi üretimine dikkat çekerek desteklenmesini sağlamak, başka bir tarımın mümkün olduğunu göstermek hedefleri arasında. 750 m2 ile başladıkları alanı genişleterek, çeşitlendirerek ve çoğalarak üniversite içinde kullanılmaz durumda olan bir alanda tarım yapıyorlar. Kullanılmayan bir alan, kolektif olarak kullanılır hale gelmiş durumda.
Bu örnekteki gibi, sadece krizlerin bizi sürüklediği zorunlulukların ötesinde kolektif bahçeler, verimlilik ekonomisi tarafından domine edilen toplumsal modelin sınırlarını yeniden inşa edebilecek güce sahip somut yapılar. İnsanlara erişebilecekleri, gıda konusunda kendilerine yeter olmaları için olanak sağlayan, yaratıcılık, bağımsızlık ve doğaya saygı içeren, paylaşımcı yeni bir üretim modeli öneriyor. Bu bahçeler, dayanışma içinde, bireycilikten ve dışlayıcılıktan daha uzak, daha bütünleştirici bir arzuyu yansıtıyor. Sadece kent içinde tarıma erişmenin yollarını aramıyor, aynı zamanda endüstriyel tarımı, kırdaki tarım politikalarını da sorguluyor. Küreselleşmeye karşı mücadelenin bir parçası olan bu bahçeler daha eşitlikçi, yerel, para ile alışverişe dayanmak yerine, gönüllülük, kolektivizm, zaman ve emeğe dayanan ekonomilerin de arayışında.
Kentlerde kullanılmayan, boş alanların mahalleliler tarafından “geri alınarak”, mahallelinin ortak karar verdiği şekilde, mahalleyi yeniden canlandıracak, gıda egemenliğine katkıda bulunacak, vatandaş katılımını artıracak, ortak karar alma mekanizmalarını oluşturacak, sosyal ilişkileri eşit düzeyde zenginleştirecek bahçeler olarak yeniden inşa edilmesi her şeyin ötesinde iyiden iyiye kaybettiğimiz neşemizi artırmıyor mu?
olcaybingol@gmail.com