Ayna
Burak Bayülgen
Fantazya’da yaşanılan kenti bir dystopya’ya dönüştürme çabası, nostaljiye öykünmenin; okunulan romanlarda geçmişe yönelik arayışın, at seslerinin, kılıçların şıngırdamasının, dağların, bayırların ve nehirlerin kendi içindeki gizemli bütünlüğünü kötü emellerden ziyade genel bir davranış monotonluğuna mahkum eder, onlar da yitip gitsinler ve bu şekilde kurgusal önermeleri en iyi şu ya da bu bulsun diye…Anı yaşayan kentin geçmişi de yaşadığına dair bir gerçekle ve geleceği de muhakkak şu ya da bu şekilde yaşayacağına dair bir öngörüyle matematik hesabı gibi şunun ya da bunun şu tarihte şu seviyeye ulaşacağını hayal etmek öyle bir hümanizmle doldurur ki insanı, en büyük temenni, içinde yaşanılan kentin bırakın bir yüz bin yılı, sadece bir yüzyıl sonra bile bir dystopya kenti olmaması için çaba sarf edilmesi yönündedir.
Hayal gücü o kadar enteresan bir şeydir ki, bir anda bir kasabayı ve onun huzur sembolü olan hanını bırakır ve bütün dünyayı kuşatır olanca hümanizmiyle. Ve toplumu o kuşatmanın içine yedirir de durur ve toplum ne yapsın ki kimi suçlayacağını, kimin yitip gidenin sorumlusu olduğunu bildiğini var sayar ama somut bir örnek gösteremez. Çünkü bunun sorumlusunun bilgisayarlar, robotlar, klonlamalar, uzayda koloniler kurma olduğunu iddia edenler yitip gidenin sorumlusu yerine yitip gidenin kavramsal olarak neyi ifade ettiğini sorgulamazlar bile.
O halde bir kent sorununu tüm dünyayı kuşatan hayal gücünden bir kente, kentten kasabaya, kasabadan mahalleye ve sokak; eve kadar küçültmek lazım: Olmayan, yitip giden somutlukların yokluğuyla değil, orada dururken senin onu görememenin kabahati altında ezilmek lazım. Tüm önermeleri onlar orada dururken yapman lazım ve yine dönüp dolaşıp bütün bunlar yitip gitse nasıl olur gibi bir önermeye artık tahammül edememek lazım.
Dystopya’da yitip giden ışık ise, ışığın bir kavram olarak yitip gitmemesi için çalışanlar da vardır, ışığı geri getirme babında iktidarını ilan edenler de. Ama kahramanlar ışığı geri getirmeyi vaat edenlerden ziyade ışığın zaten hiç yok olmadığına inananlardan çıkıyor hep çocuk karakterler gibi, hep çocuk kalabilenler gibi. Ve artık dünyanın genelinden başlayan yolculuğumuzu en minimale indirme zamanı. Benim içinde yaşadığım kurgusal kentte (kesinlikle hayali bir şehir ama bir giriş / gelişme / sonuç yok) bu ışık yok olursa onu geri getirecek bir kahramanın künyesini çıkarmak diye bir şeye artık gerek yok; saçlarım yavaştan dökülmeye başlasa da aynada kendime bakabiliyorum ve matematiği hiç sevmiyorum.
burakbayulgen@gmail.com