İstisnalar şehrinde muhalefet


Erbay Yucak
“Nasıl bir kent?” sorusunu sorarken, 1Umut Derneği kurucularından, Düzce ve İzmit Evsiz Depremzedeler Konut Kooperatifi ve HES Mağduru köylülerin gönüllü hukuk danışmanı Erbay Yücak mutlaka kapısını çalmak istediğimiz isimlerdendi. Biz çalamadık, ancak Sel Yayınları’ndan çıkan İstanbul: Müstesna Şehrin İstisna Hali kitabını derleyen Ayşe Çavdar ve Pelin Tan kendisiyle kitap için uzun bir röportaj yapmışlardı. Biz de izinleriyle bu kafa açan sohbetin “kent hakkı” bölümünü sizinle paylaşırken röportajın gerisine kayıtsız kalmamanızı öneriyoruz...
 
- 1999 yılından bu yana bir şekilde içinde bulunduğun kentsel mekân, konut hakkı mücadelesi içerisinden baktığında, giderek daha fazla tartıştığımız “kent hakkı” kavramının, yine senin tabirinle “hukukun yaratıcı kullanımı” anlamında somut bir karşılığı olabileceğini düşünüyor musun?
- Kentsel hareket alanında ortaya çıkan ve kullanılan bütün kavramlarda aslında egemen olanın bir uygulama pratiği ve bu uygulama pratiğinin sonrasına ait kestirimler var. Bu kestirimler tabiatıyla bir şeylerin “iyi” ya da “kötü” olacağı yönünde birtakım beklentilere de açık. Entellektüel ve düşünsel farkındalılığa sahip olanlar bakımından bu bir kestirimleri, müdahalenin biçimi, sonrası, onun geçirdiği evrim vs. gibi süreçleri içeren “daha bütünsel” saiklerle bir kavrama çabası söz konusu. Mağdur olansa daha parçacıl bir yerden, onun kendisinde olandan ne götüreceği üzerinden kuruyor algısını. Burada daha toptan bir kavrayışla, söz gelimi Türkiye’deki kent hareketleri ya da mekândaki değişim pratikleri bakımından bir kavramlaştırma geliştirilebilir mi ya da herhangi bir kavram bütün bunları kapsar mı diye sorduğun zaman, diyebilirim ki aslında bu çok mümkün görünmüyor. Kent hakkı, sınırlı bir akademik çevre, örneğin David Harvey gibi bunun farkında olan insanlar, soyut bir hak tanımını programatik olarak anlatma kaygısı duyan bir siyasal özne ya da bir topluluk bakımından bütünleştirici bir kavram olabilir. Kavramlar da zaten bu işe yarar. Ama reel mücadele pratikleri bakımından bunu nereye götürebileceğin meselesi, sorunun sınırlarını biraz daha genişletebildiğin ölçüde ve nasıl bir kent istediğin sorusuna verilecek cevap dolayımıyla açıklığa kavuşacaktır. Ama bu noktada da öncelikle kavranması gereken, insanların hizmetlerden eşdeğer yararlanabildiği ama aynı zamanda doğal kaynakların da istismar edilmeksizin kullanıldığı vs. şeklinde genişletilebilecek bir programatik çerçeve, aslında nasıl bir yerde yaşamak istediğine dair beklentilerin ifadesidir. Başka bir şekilde söyleyelim: Böylesi bir program yapmaya başlamak mevcut halde hizmetlerden yararlanılması noktasında adaletsiz bulduğun, eşdeğer bulmadığın -eşitlikçi demiyorum bilerek- düzenlemelere yönelik eleştirilerinin ifadesidir. Kent hakkı da bu türden eleştiriler çerçevesinde tanımlanmış bir kavram. Bugün ihtiyaç nedir diye sorduğumuzda ise karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Her şeyden önce mekâna ait müdahale pratikleri karşısında muhalif kesimlerin bugüne kadar meseleyi ciddiye almamasından kaynaklanan sorunlar var öncelikle. Bu yüzden mevcut sorunları, henüz pratiği doğmamış, ama aklı kilometrelerce önde bu tür fikirlerle hasbihal ederek bir kavram üzerinden tartışmak kendisinden beklediğimiz açıklayıcılığa sahip olamıyor. Mahallede yaşayan bir insan için onun söz gelimi ulaşım hizmetlerinden daha ekonomik ve daha ulaşılabilir bir biçimde yararlanmasına dair bir hak tanımı yapmak ve bunu anlatmak daha anlaşılır bir şey. Ya da örneğin yaşadığı yerde çeşitli kentsel riskler varsa -deprem, doğalgaz borularının geçmesi, baz istasyonları, elektrik telleri vs.- bu risklere dönük hak tanımları yapabilir ve bunları anlatabilirsiniz. Bütün bunlar aslında anayasada mevcut olan “güvenli bir çevrede yaşama hakkı” kapsamında ele alınabilir. Bir kavram türetirken, o kavramın muhteva olarak yaşanılan mekânın pratik koşulları ile ilişkisini kurmak önemli. Burada sağlıklı, güvenli bir çevrede yaşama hakkından bahsettiğinde, kent hakkı içerisinde saydığın pek çok şeyi zaten dile getirmiş oluyorsun. Bu noktada aslında yapılması gereken sağlıklı, güvenli çevrenin yeniden tanımlanması. Mekânla ilişkilendirilmiş bir sağlık tanımı nedir? Mekânla ilişkilendirilmiş bir çevre tanımı nedir? Bu tanım köyde, kasabada ya da kentte farklı anlamlar ihtiva edecektir. Dolayısıyla muktedir olanın karşısında pozisyon alan güç, topluluklar veya düşünce eğilimleri bakımından bu da bir mücadele aracıdır. Burada önemli olan kavramlar üzerinde çalışırken kendi yaşadığın toplumsal ve coğrafi gerçekliği dikkate almaktır. Ama bu her zaman mümkün olmuyor. Dolayısıyla bir kesimin derdini anlatırken iş gören bir kavram, bir başka kesim için işlevsiz oluyor. İzmit ya da Düzce’de deprem, İstanbul’da kentsel dönüşüm tehdidi altında olan bir mahalleye kent hakkı nasıl anlatılır? Anlatıldığında neyi kolaylaştırır, nasıl iş görür? Buradan baktığımda bu kavram bana bir anlatım kolaylığı sağlamıyor. Sen de burada yaşıyorsun. Cihangir’de, Nişantaşı’nda yaşayanların şu hizmetlere ulaşım hakları ne kadarsa senin de öyle bir ulaşım hakkın olmalıdır. Ama hizmetler söz konusu olduğunda bu, parçacıl bir biçimde bir erişme ve eşdeğerlik üzerinden yürüyecektir. Mekâna ilişkin bir süreçten bahsediyorsan da, yoluyla, parkıyla, sosyal donatılarıyla, altyapısıyla daha bütüncül bir bakış açısı geliştirmen beklenir. Fakat bunu toplama ait bir şey olarak tarif ettiğinde ciddi bir sorun çıkar ortaya. O da şu: Daha hemen yan komşusunun yaptığı bir işi kendine kaygı edinmeyen bir düşüncenin içine tahayyülündeki o toplamı dâhil etmeye çalışıyorsun. Kendi kapımın önüyle meşgulüm, daha yan komşuyu düşünmüyorum, sokağı düşünmüyorum, sokağı geçip caddeyi düşünmüyorum, caddeyi geçip mahalleyi düşünmüyorum, mahalleyi geçip ilçeyi düşünmüyorum, ilçeyi geçip kenti düşünmemi bekliyorsun. Öte yandan bu problem benim kentle kurduğum ilişkiden doğar. Kentle kurduğum ilişkide bütün bunların yararlanıcısı değilsem, senin değer olarak gördüğün şeyi de değer olarak saymam. Diyelim ki sen tarihsel dokuyu bir değer olarak görüyorsun, ama ben değer olarak görmüyorum. Hatta bazen de handikap olarak görüyorum. Ya da diyelim ki sen mesela AKM’yi değer olarak sayıyorsun, ben AKM’yi değer olarak saymıyorum, çünkü AKM’yi kullanmamışım. Benim için fiziki bir işaret olmanın ötesinde bir özelliği yok. Bu, şu anlama gelmiyor: İstanbul’un daha çeperinde oturan bir mahalleli bu hayatın içine girip onu fark edinceye kadar, buna dair yapılanlar meşru mudur? Hayır, bu o anlama gelmez. Ama gel gör ki kent dediğimiz şey insan eliyle icat edilmiş bir mekândır. Doğal bir şey değildir bir kere. İnsan kendine dair pek çok şeyi içine yığıp onlara ulaşabileceği bir mekân olarak yaratmış kenti. Üstelik kentlerin kuruluşunun başından itibaren bir sınıfsallık var. Sınıfsallığı olmayan bir kent oluşumu yok ki. Diyelim ki biraz reel sosyalizmdeki pratiklerde yok diyebilirsin. Ama onda da meydan vardır, büyük binalar vardır.

- Ama o da sınıfsallığı reddetmez, onunla mücadele eder.
- Dolayısıyla sanki öyle bir gerçeklik yok da biz sıfırdan bir şeyi kuruyormuşuz gibi tanımlıyoruz. Böyle tanımlayınca aslında sorunlu olmayan bir kent olduğu edasıyla konuşmanın kendisi sorunlu. Çünkü mücadele imkânlarını ortadan kaldırıyor. Ayrıca esas meselenin ne olduğunu gözden kaçırıyoruz. Diyelim ki bugün Taksim Meydanı konuşuluyor. Meydan dediğimiz şey kamusal bir alandır. Onu kullanan kamunun orada söz sahibi olması lazımdır. Bu aslında bir etkileşme imkânına dair demokratikleştirici bir müdahaleyle de olabilir. Kaldı ki böyle bir müdahale bile sonuçta ortaya birtakım meseleler çıkartacaktır. Ama sonuçta sen Büyükşehir Belediyesi’ne demokratikleştirici bir usulü hatırlatıyorsan, bu elbette meşru bir şeydir. Belediyeye senden beni yok saymamanı talep ediyorum, diyorsun. Burada yaşıyorsam, yönetici sen olsan bile, yediğim yemek, içtiğim su bundan bağımsız değil. Buna dair söz hakkı talep etmek her düzeyde uygulama için savunulur bir ilkedir. Böyle bir politik mücadele düzeyi tarif edilebilir ve edilmesi de lazım. Ama esasa geldiğimiz noktada onun kendisine ait tasarım meselesinde ortaya şöyle bir durum çıkacak; Taksim Meydanı’nın anlamı, Nişantaşı’nda ya da Cihangir’de yaşayan için de, Sultanbeyli’de yaşayıp buraya haftada bir gelip basın açıklaması yapan için de farklı. Bu meydanların, buna benzer kente ait daha önceden oluşmuş olan alanların “korunması” söz konusu olduğunda, öncelikli mesele kentin kentte yaşayan bütün insanlar tarafından “kullanılabilir, yararlanılabilir, temas edilebilir” bir coğrafya haline gelmesini sağlamak olmalı. Bu hale gelmesini sağlayamıyorsan, sonra o alanın savunulmasına onun sağır kalması anlaşılır bir şey. Bu, o alanın mekân olarak tasarlanmasından mı kaynaklanır? Hayır. Mekân insanın yaşadığı, yürüdüğü yol ve seyridir. Seyrin dışında insana ait bir şeyde daha canlı etkinlik pratikleriyle kullanılırsa, onu da tarif eder. Böyle bir kullanımın yolu nereden geçiyor? Biraz uzattığın zaman, bütün bunların olması için kapitalizm diye bir sistemin yıkılması mı lazım? Hayır. Mücadele imkânını nereden kuracaksın o zaman? Öncelikle, bu kente hizmetler ve kentin kendi mekânsal formu bakımından dışlanmayı ve oradan yararlanmamayı sorun etmen gerekiyor… Dışlanma sorunu, herhangi bir mekân herhangi bir kesime kapatıldığı için olmuyor, çoğu zaman demir kapı da konmuyor, ama yine de o mekân bir şekilde kimileri için anlamsızlaşıyor. Esenyurt’ta yaşayan biri Taksim’e niye gelir? Eğer politik bir gerekçesi varsa, burada eylem yapacaksa ondan dolayı gelir. Onun dışında gelmez. Ya da burada, İstiklal Caddesi’nde volta atmak, kalabalığı görmek için, barda, kafede vs. zaman geçirmek için. Başka bir bağı yok ki…

- Mücadelenin yalnızca idari müdahalede bulunanla değil, kentsel mekânın yerleşik kullanımıyla da ilişkilendirilmesi gerektiğini mi söylüyorsun? 
- Şöyle bir iddiada bulunmuyorum: Bu kent mobil ünitelere sahip olsun da böyle mi tasarlansın? Bu apayrı bir mesele. Ben sadece özelde kent hakkı kavramı, genelde kavramlarla ilişkimiz bağlamında hep beraber daha demokratik erişkinlik içerisinde bir hayatın mekânsal düzeye de yansıdığı bir tahayyülden bahsediyorum. Ama Taksim Meydanı’na vs. dair şurası doğru, burası yanlış diye bir önermede bulunmuyorum. Genel olarak sorun şuna geliyor: Birileri çıkıyor, 15 milyon için bir şey söylüyor, ama ardında 200 kişi toplanıyor sadece. Böyle üretilen her pratik muktedir olana da “senin söylediğin doğru olsa diğerleri de sahip çıkar” gibi güçlü bir argüman sağlıyor. Bu 200 kişi ise iki şey yapmış oluyor: Kendi farkındalılığıyla tepkisini ifade etmiş oluyor. Bir de medyanın buna yer verebildiği oranda ötekine ulaştığını zannediyor. Burada esaslı bir sorun var. O kavram ya da bu kavram. Eğer bütünden bakacaksak, bir defa 15 milyonun bütünü algılamasını sağlayacak bir yol yürümedikçe, onun gıyabında ve ona rağmen konuşuyor olacağız. Bu da sıklıkla Cumhuriyet dönemi için yapılan ve onun yukarıdan bir modernleşme olduğunu ifade eden siyasi eleştirinin işaret ettiği yönelimin bir tekrarıdır. Bu yönelimi muhalefetten, muktediri teyit ederek yeniden üretme riski var bu türlü bir tartışmada. Muktedir de şunu söylüyor: Söylediğin doğru olsa bile, toplum paylaşmıyor, kabul et ya da etme, temsili demokrasi var. Sen temsili demokrasi dışında da pratiklere sahip değilsin üstelik. Seçime giriyorsun, aday oluyorsun, oy istiyorsun. O da diyor ki, sana oy vermiyor, dolayısıyla seni teyit etmiyor. Sonuçta burada çok farkında olunmadan çeşitli yanlışlara düşülüyor. Üstelik, bu yanlışlara düşerek sen de muktedir olanın “çoğunluk onayı” dediği şeye demokratik bir hüviyet katarak her seferinde ona yeni bir meşruiyet ve onaşma kulvarı açmış oluyorsun. Bu yüzden sorunun daha da temeline ulaşmak gerekiyor. Şehir benim icat ettiğim bir şey değil ki korumaya çalışayım. En fazla onda yaşayanlarla beraber bir şeyin oluşmasının emeğini ederim. Mekân değişebilir, batabilir, çıkabilir, kurulabilir, düzelebilir... Bunların hepsi reeldir, sorun eder ve uğraşırsın, ama bu çizgiyi kaybettiğin zaman bir şey kalmıyor geleceğe. Şu halde biz aslında niye mücadele ediyoruz? Geleceğe bakıyoruz. Beşeri ilişkilerin kendine dair bir şey yapmaya çalışıyoruz. Baki olan o çünkü. Baki olan oysa, o zaman sorunu da oradan görmek lazım. Baki olanın dünyasına bu kent girmiyorsa onun dünyasına bu kent nasıl girer diye düşünmek lazım. Kentin bir sorunsal olarak beşeri ilişkilerin dünyasına girmesinin önünde ne türden maniler var ve bu sorunsalı oraya nasıl yerleştiririz diye düşünmek lazım. Bizim farkında olmamız yetmiyor, farkındalılık yaratmaya çalışıyoruz. Ayrıca o beşeri ilişkilerin paydaşlarının, görüyor olsalar bile buna neden sağır kaldıklarını öğrenmeye çalışıyoruz. Bu da sebatkârlık ve tutarlılık ister. İstanbul’daki en tipik örneği Süzer Plaza’dır. Süzer Plaza kurulurken üzerinde bulunduğu alan Beyoğlu’ndan çıkıp Şişli’ye geçti. O süreçte sesler çıktı. Ama unutulup gitti. Bu rahatsızlık, kendisini hissettiren ve süreklilik arzeden bir pratik mücadele sürecine dönüşmedi. Bir başka problem de bu süreksizlik. Hafızada öyle yer tutuyor bu. Metafor olarak, “taşı delen su damlalarının sürekliliğidir,” deriz, “azimle bilmem ne yapan betonu deler,” deriz, ama ortaya koyduğun rahatsızlığın akut bir tepkinin ötesine geçip süreklilik arzetmesi mümkün olmuyor. Süreklilik arz etmesi, senin 50 kişiyle her gün onun kapısına gitmenle olmaz. Bu sorunun, kentte yaşayan 15 milyon için de bir sorun olmasını sağlaman önemli. Aslında bize lazım olan nedir sorusunun cevabı, yaşadığı bu yerleşimde onun kentsel hizmetlere eşdeğer ulaşması ve yaşadığı yere dair bir tahayyül sahibi olmasıdır. Öte yandan tahayyül geliştirirken de rantçı emellerden uzak durduğu oranda kamusala yaklaşacağını da akılda tutmalı. Kapitalizmin ideolojik hegemonyasında insan bundan ne kadar uzaklaşabilir? Bu başka bir soru alanı…

- Etiğin alanı…
- Evet. Ama bu gerilimlerin farkında olmadan yaptığımız şey bizim çalıp bizim söylediğimiz bir şeye dönüşüyor. Ve biz yine farkında olmadan, yine ileri bir akılla hareket ediyoruz. Aslında kendimizi daha steril bir dünyanın içine çekiyoruz. Bizim birbirimizi anladığımız, önemsediğimiz, yalnızca birbirimizle tartıştığımız bir dünyaya dönüyoruz. Bu da toplumla bağını koparmak demek oluyor. Yeri ve zamanı geliyor, dönüp topluma onun için iyi olanı anlatmaya çalışıyoruz. Ama anlattığımız şeyin onun dünyasında bir karşılığı olmuyor.
 
  info@kargamecmua.org