Nasıl Bir Kent: Ayşe Çavdar


Ayşe Çavdar
Ankara Üniversitesinde gazetecilik eğitimi aldıktan sonra Boğaziçi Üniversitesinde tarih yüksek lisansı ve Viadrina Avrupa Üniversitesinde kültürel antropoloji doktorası yaptı. Halen Kadir Has Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Express dergisinde ve Overteam bünyesinde editörlük, yazarlık ve gazetecilik yapmakta. Sel Yayınları’ndan çıkan İstanbul: Müstesna Kentin İstisna Hali kitabını Pelin Tan’la birlikte derledi. Express dergisinin Nisan 2012 tarihli “Yeni İslam” özel sayısının da editörüdür.
 
Nasıl bir kent istiyorsun?
Bilmiyorum ki... Belki de kent istemiyorumdur. Yani son zamanlarda kentlerde olup bitenlere bakınca yaşamak istediğim yerin kent olduğundan emin de değilim o kadar. Şöyle söyleyeyim, eğer kentli olmak bu demekse, ben vazgeçtim, beni almayın. Şaka bir yana, kent mahkûm olduğumuz bir yer olmamalı. Şehirde doğmuş, köylerde büyümüş, hayatı köylerdeyken şehri, şehirdeyken köyü özlemiş biri olarak hayalim ikisinin bu kadar kopuk olmadığı bir dünya elbette. Bahçeli şehirler istiyorum ben ama istediğim şey elbette Bahçeşehir değil.
İnsanın kendi yiyeceğinin, en azından bir kısmını üretebilmesi kadar büyük özgürlük yok. Pencere önüne ektiğim iki kök domatesin nasıl yeşerip kızardığını gün be gün görmek istiyorum. Ama şehrin nimetlerinden tam olarak vazgeçebileceğimi sanmıyorum. Öyle hastane, okul gibi şeylerden söz etmiyorum, bana kalsa okula gerek yok artık, köyde insan doğru dürüst hastalanmaz ki her dakika hastaneye ihtiyaç duysun. Ama dürüst olmak gerekirse kültürel üretim ve tüketim dünyasının dışında düşünemiyorum kendimi. İşim gereği de bu böyle. Bence çok güzel bir çözüm bulmuştu Türkiye bu soruna. Biraz altyapı desteğiyle gecekondu şehirde köyü, köyde şehri yaşayabilmeyi mümkün kılıyordu. Kozmopolitti ama yabancılaşmamıştı insanlar birbirlerine. Ailemin yaşadığı gecekondu mahallesinde herkes vardı, gün geliyor birbirlerine öfkeleniyor, gün geliyor birlikte düğün-dernek
kuruyorlardı, kavgası, gürültüsü de, günü geldiğinde dayanışması da yerindeydi. İnsan insana geçinip gidiyorduk. Herkesin bahçesi de vardı kendince. Mahalle hayatı kendi içinde bir tür otonomi üretiyordu, zabıta-polis öyle destursuz giremiyordu sokaklara. En güzel tarafı da buydu, aşırı büyümedikçe kendi sorunlarımızı kendimiz hallediyorduk. Toplum böyle bir şey olsa gerek. Şimdi şehir büyüdü, her an her yere nüfuz eden bir devlet var, her yer şıkır şık morlu pembeli ışıklar, ama hayatın bu ışıltısı yok. Özlenecek bir şey yok bu yeni şehirde.
Çünkü toplum yok. Şehir ve toplum birbirlerini değilliyor, devlet ve inşaat sektörü ikisini birden tüketiyor. Sanki yabancı bir ülkeden gönderilmiş bir kartpostalın içine yerleştiriliyormuşuz gibi. Turistiz burada ama dönecek bir evimiz de yok. İşte böyle hissetmediğim bir yerde yaşamak istiyorum. İstanbul böyle anlar sunuyor. Mesela Gezi
Direnişi esnasında bütün şehir evimiz olmuştu, sokaklarda korkusuzca birbirimize yaslanıyorduk. Birbirimize benzemiyorduk, birbirimizi tanımıyorduk bile, ama güveniyorduk. Bu duygu, bu kadar kalabalık bir şehirde yaşarken sahip olabileceğiniz en kıymetli şey. Yani diyorum ki ben galiba bağı, bahçesi, havası, suyu için mücadele verilen, insanların bu mücadelede ortaklaşarak birbirlerine güvendikleri bir şehirde yaşamak istiyorum.
 
İstediğin gibi bir kent var mı dünyada?
Var tabii. Nereye gitseniz böyle bir mücadele var artık. Madem soru sordunuz ben de şımarıklık edeyim, bu türden mücadelelerin verildiği her yerde gidip biraz biraz yaşamak istiyorum. Hayır bir tür aktivist turizminden söz etmiyorum, hem geçelim bu türden burun kıvırmaları. “Her yer Taksim her yer direniş,” dediysek bu illa da gündelik dilini bildiğimiz bir coğrafyayla sınırlı kalmak zorunda değil. Mücadelenin bir ortak dili var, o dil konuşuldukça mücadelenin alanı da genişliyor. Elhamdülillah hiç karamsar bir insan olmadım. Karamsarlığın insanın yalnız kendisine değil, herkese çelme takma girişimi olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde ne kadar mücadele edersek o kadar var bu şehirler. Hiç yok olmadılar ki zaten. Biz bir ara buralarda umudu kestik kendimizden, ama bakın ne güzel oldu, ağaçlar, ırmaklar, Boğaz’ın balıkları bile ortak oldu mücadelemize... Mahkemelerde buluşup adaleti, Kazova’da buluşup emeği, meydanlarda buluşup şehri ve siyaseti tanıyoruz yeniden. Bu tanışmanın yaşandığı bütün şehirler öyle ya da böyle yaşanmaya değer.