Bir gün sizin bostana da kurt iner
Halil Fırat Eren
İlia’yı bilir misiniz? Aksi bir ihtiyar… Göçtü gitti şimdi. 7 dönüm bostanı vardı Kuzguncuk’ta. Sahipsiz bıraktı giderken. Sonra aç kurtlar üşüştü başına bostanın. Gözü dönmüş müteahhitler olarak üşütüler. Üstüne beton damlamadık boş bir yer gördüklerinde, uykuları kaçıyordu geceleri. Başkası kapmadan kazmaya çalışıyorlardı temeli. Ellerinden gelse koca makinelerle gireceklerdi güzelim bostana.Bu bostanda yetiştim ben. Buradan başka yer bilmem. Büyüdüm, serpildim. Salkımlarımı yerlere kadar sarkıttım. Toprak beni tuttu, ben ona sıkı sıkı sarıldım. Öyle sağlam tuttum ki, zamanın tek gözlü devleri gelse çıkaramazdı köklerimi o topraktan. Öyle bir sahiplendimki buraları, zarar vermeye kalkanın vay haline…
Yıllar yılı böyle sandım. Ben koruyordum sanki buraları. Bostan sahipliydi o zamanlar. Ekiliydi. Arada rüzgâr eser, salkımlarımı havalandırırdı çınara doğru… Köklerimin en uçlarına kadar ürperirdim. Daha bi’ hayat dolardı içim, en ince yaprağıma kadar. Sanki istesem dünyaya kafa tutarmışım gibi gelirdi. Hani köklerimi bi’ sıksam dünya durur, dönemezdi ben bırakana kadar. Öyle değilmiş ama. Bostan sahipsiz kalınca anladık.
Yaklaşan tehdidi buradaki tüm ağaçlar hissetti. Ağaçlar hisseder. İnşaat yapılacaktı bostana. Ağaçları keseceklerdi önce. Karşı koyamayacaktık. Demir testereler içimizden geçecekti zorlanmadan. Bir bir devrilecektik. Yıkılan birçok ağacın haykırışlarını duymuştuk. Bize olmazmış gibi gelirdi hep. Bostandaydık çünkü biz. Hem ben korurdum buraları. Kim ne yapabilirdi bu bostana, çınara, bana…
Sonra gördük kim olduğunu. Soğuk kalpli, siyah giysili adamlar... Daha adımlarını atar atmaz içi titredi burada en ulu ağacın bile. İyice baktık, dikkatlice dinledik. Fakat en ufak bir sevgi, en ufak bir acıma göremedik içlerinde. Böylesine karşı savaşmak kolay mıydı sanki? En son çocukluklarında gülmüş olmalıydılar. O zavallı kertenkeleyi yakalayıp işkence ettiklerinde gülmüşlerdi. Bizim şansımız olur muydu ki böylesi yüreksiz insanların karşısında?
Olurdu. Oldu da. Ben dimdik durdum. Başka bir şansım yoktu zaten. Hayatım pahasına korumam lazımdı. Toprak söz konusuydu. Çınar söz konusuydu. Bostan söz konusuydu. Dimdik durdum. Öyle dik durdum ki salkımlarım yere değmez oldular. Salkım söğütlere özgü o bezgin duruşu göremezdi bakanlar. Sonra mahalleli… Benim bu halimi görmüş olacaklar ki onlar da dik durdular. “Vezmeyiz!” dediler. “Bostan bizim!”
Onları görünce ben daha dik durdum. Öyle güçlüydüler, öyle çoklardı ki anlatamam. Toplasanız bir avuç insandılar. Ama çoktular. Kararlıydılar. Yıllar boyu meyvesini, sebzesini yemişlerdi bostanın. Bostan büyütmüştü onları da, bizi büyüttüğü gibi. Kolay mıydı hiç insanı büyüdüğü topraktan ayırmak. Asırlık ağaçlar gibi tutundular toprağa kökleriyle. Benim diyen ağaç görse kıskanır. Çocuklarını düşünüp sıkı sıkı sarıldılar çocukluklarının geçtiği bostana. Ellerinde bir o kalmıştı. Onu da alamazdı kimse.
Kurtlar inatçıydılar; illa bina dikeceklerdi İlia’nın bostanına. Yasalar çıkardılar. Bostanın kapısına zincir vurdular. Onlar çirkinleştikçe güzelleşti mahalleli. Daha bir cesaretle savundular bostanı. Dimdik durdular. Kökleri sağlamdı; köklerine sahip çıktılar. Artık bostan özgür. Ben özgürüm. Çınar özgür.
Ben tek başıma koruyamadım belki ama birlik olunca bostan, bostan olarak kaldı. Öyle kolay da oldu sanmayın; 20 yıldan fazla sürdü bu mücadele ama örnek olsun tüm toprağı elinden alınanlara, tüm yaşam alanları kısıtlananlara… Küçücük bir mahalle burası. Deniz kenarında, sessiz sakin bir mahalle… Bütünleşmiş, mücadele vere vere güçlenmiş bir mahalle. Yaşadıkları yerin her karışında hakları olduğunu bilen ve o hak için 20 küsür yıl didinen bir mahalle. Nasıl bir yerde yaşamak istediğini bilen ve onu korumak için yılmadan çalışan insanlar var burada. Bir de ben varım. Bir de çınar var. Hem artık bostan da sahipli... Ekili hem... Bi’ gün gelin de görün. Hatta siz de tutuverin işin ucundan.
h.f.eren@gmail.com