Kılavuzu Karga Olanın
Yayın
Kadıköy’e yeni bir yayınevi.
Oyun Yayınevi, Kadıköy’ün mühim isimlerinden
Mehmet Şenol Şişli’nin (MŞŞ) eşiyle birlikte kurduğu ve Kadıköy’ün tarih yazımında mutlak bir açığı dolduracak potansiyele sahip bir seçkiyle yola çıktı. Dağılmış kabilenin şairlerini toplayacak olan yayınevinin çıkaracağını duyurduğu ilk beş kitap heyecan verici: Mehmet Şenol Şişli’den
Şairin Elinde ve
Cenk Taner’den
Sakin Sular Derin Akar (iki ozanın, tüm şarkı sözleri), yine MŞŞ’den
Şeytanla Raks (yeni şiirler ve önceki kitaplardan seçme şiirler), Kesmeşeker’den tanıdığımız
Belen Ünal’dan
Cillopya (yazıldıktan 20 yıl sonra basılabilen bir ütopya) ve son olarak çizer
Murat Bozkurt’dan
Efsane Dönüyor: Şehir Köpeği (“Şehir Köpeği”nin Gezi direnişinde hayatını kaybedenlere adanmış yeni macerası olan bir albüm kitap). Yayınevi henüz tek bir kitap ve bir de fanzin yayınlamış durumda;
Kutsi Akıllı’nın
Yeni Başlayanlar için Siyaset – Yerel Seçimler’i ve
Gece Fanzini (MŞŞ, Cenk Taner, Hilmi Tezgör, Kaan Altan gibi isimlerin katkılarıyla). Kadıköylülerin ve Kadıköy sevdalılarının Oyun Yayınevi’ni takibe alacağı kesin. Bu arada, Cenk Taner’in daha önce 6:45’in bastığı efsane
Andıran Otu’nun ikinci baskısı (nihayet) ve Kaptan’ın şiirlerinin yer aldığı
Özgür Olduğunda Marmara da
MarjinalKitaplar’dan çıktı
.
Film
Kılavuz sayfalarında yeni bir
Wes Anderson filmi çıktı mı tanıtmadan geçmiyoruz. Ama bu son olabilir. Bu ay Berlin’de prömiyerini yapacak olan yönetmenin 9. filmi
The Grand Budapest Hotel, Anderson’un daha önceki çalışmalarından farklı neredeyse hiç bir yanı bulunmuyor. “Sevimlilik” konusunda rakipsiz olan Anderson, yine gayet yetenekli olduğu dekoru ve gerçek hayatı stop-motion gibi gören kafası sayesinde kendine özgün anlatımının güzel örneklerinden biriyle karşımızda. 1920’lerde Avrupa’da bir otelde geçen film; herkesçe sevilen ama bir cinayet şüphelisine dönüşen otel görevlisi Gustave H.’in hikâyesini anlatıyor. Ralph Fiennes’in başrolü ve Anderson filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bir avuç dolusu aktör filmi ilgi çekici kılıyor. Ama sorun da burada. Artık Anderson filmlerine olan ilgimizi, bu anlatımla, kaybetmek üzereyiz. Farklı bir şeyler dene be kardeşim!
Dizi
Nordic-noir kafasından haberiniz vardır.
The Bridge,
Forbrydelsen gibi İskandinav yapımı diziler hem çok popüler oldu geçtğimiz zamanlarda hem de hemen İngiliz ve Amerikan televizyonlarına uyarlandılar. Bunda sıkıntı yok ama bu uyarlamalar orijinallerini aşamadı pek. Nic Pizzolatto’nun HBO için yarattığı
True Detective, Amerika’nın bu türe en net cevaplarından biri. İskandinav gerilimini Amerikan taşrası fonuyla harmanlayan yapımın güçlü tarafı oyuncu seçimi. Woody Harrelson ve harika bir yeniden doğuş dönemi yaşayan Matthew McConaughey’in başrollerdeki dedektiflerimiz olduğu dizi yer yer Hannibal’e pek yaklaşsa da son yıllarda sevdiğimiz her öğeyi içinde barındıran kaliteli bir işçiliğe sahip. Şimdilik çok iyi izlenme oranları yakalayamayan True Detective, yine de 2014’ün şimdilik en kalburüstü çalışması. Ayrıca her sezon farklı konu, farklı oyuncu kadrosu kafasında olması da planlanıyor. Takipte kalınız.
Albüm
Genelde pek yeni albüm duyamadığımız Aralık-Ocak ayları bize farklı tatlar sundu bu kez. Geçtiğimiz yıl yayınladığı
Dream River ile kariyerinin en güzel albümlerinden birine imza atan (Mojo’da yılın albümü) ve yılın yıldızlarından biri olan
Bill Callahan bunla yetinmedi ve tüm albümün
Have Fun with God ismiyle bir dub versiyonunu yayınladı.
Dream River’ın mix’ini yapan Brian Beattie’nin katkılarıyla gerçekleşen bu deneyim Callahan’ın ‘70’ler Jamaica dub’ına olan sevgisini ve dub’ı “ruhani, derinlikli, soyut ve mistik bir şey” olarak tanımlamasına iyi bir karşılık yaratıyor.
Dream River harika bir albümdü; dub hali de daha azını sunmuyor bizlere.
Her sene en az bir albümle bizi mest eden, günümüzün en önemli seslerinden
Mark Lanegan uzun zamandır yapması gerekeni yaptı ve bir toplama albüm yayınladı.
Has God Seen My Shadow? An Anthology 1989-2011, adından anlaşılacağı üzere 22 senelik bir dönemde Langean’ın Screaming Trees ve diğer ortaklıkları dışında yayınladığı solo çalışmalarından bir toplama sunuyor. En önemli özelliği ise bu albümlerden genelde sakin ve ballad diyebileceğimiz tarzlarda şarkıların seçilmiş olması ve ortaya tonu hep belli seviyede tutan bir albüm çıkmış olması. Tabii daha önce yayınlanmamış 12 şarkı da cabası. Onu son yıllardaki ortaklıkları ve bu toplamaya katılmamış olan 2012 albümü
Blues Funeral ile tanıyanlara ne kadar efsanevi bir isim olduğunu kanıtlıyor.
Sonunda bir John Lurie albümü yazmak kısmet oldu bu sayfalarda. 2000 yılında yakalandığı kronik Lyme hastalığı nedeniyle müzik ve film kariyerine ara veren Lurie, çareyi resme dönmekte bulmuş ve bu konuda da gayet yetenekli olduğunu kanıtlamıştı. Yeni yayınlanan
The Invention of Animals albümü Lurie’nin Lounge Lizards’dan evirdiği
The John Lurie National Orchestra ürünü. Duyulmamış canlı kayıtardan ve zamanında mecmua sayfalarında da yer almış 1991 tarihli,
Fishing with John isimli harika televizyon serisine soundtrack olmuş şarkılardan oluşan albüm, perküsyoncular Billly Martin (Medeski’ninki) ve Calvin Weston’ın harika ritimleri üzerine Lurie’nin imza saksofonuyla bu çok özlediğimiz adamdan gene şahane bir eser.
’90 kuşağı diyip diyip duruyoruz. Yeri gelince iltimas da geçiyoruz. 25 yaşındaki Avustralyalı şarkıcı / şarkıyazarı
Courtney Barnett’in ilk albümü (daha doğrusu son 2 senede yayınladığı iki EP’sinin ortak yayını)
The Double EP: A Sea of Split Seas dikkatimizi çekiyor. Lou Reed’in Velvet Underground dönemindeki hitap tarzıyla, buralarda da çok şahit olduğumuz kelime oyunlarını biraraya getiren, hafif de Lily Allen tarzı bir işvesi olan (iyi anlamda) Barnett’in müziği yeni bir şey vermiyor bizlere belki, ama kendini çok da ciddiye almayan tarzı ve basit rock n’roll havasıyla da dinlemeye uygun gördüğümüz bir çalışma haline geliyor. Gerisi nasıl gelir bilinmez ama ileride özellikle sözler konusunda önemli yazarlardan biri olabilir.
Konser
2010’daki
Fields isimli albümleriyle mecmuaya da konuk olan sonrasında Amerika’yı da fetheden Jose Gonzalez ve grubu
Junip geçtiğimiz yıl yayınladıkları
Junip isimli albümlerinin turnesinde İstanbul’a bir kez daha uğruyor. Grubun akıllıca bir taleple Pazar akşamı 19’a aldığı konser, güzel bir Pazar akşamüstünden sonra gayet iyi gelecektir. Eski ekol synth’ler, Gonzalez’in usta gitarı ve fısıldayan vokaliyle Junip iyiden iyiye bir markaya dönüştü. Ayın en yüksek profil konseri desek yalan olmaz. Önceki performans çok iyiydi. Şimdi daha iyisini bekliyoruz.
16 Şubat, 19:00, Babylon
Kıvılcım Ural – Rüya Raporları – DokuzSekiz Müzik
Albümü geçtiğimiz Kasım ayında çıkmasına rağmen adını yeni yeni duymaya başladığımız Kıvılcım Ural, ilk albümüyle bir hayli zor bir işe yeltenmiş ve ne yalan söyleyelim, işin üstesinden fazlasıyla gelmiş. Gayet prova kaydı tadında, minimum enstrümanla kaydedilen
Rüya Raporları, genç müzisyeni takibe almamıza yetecek kadar müzikal fikir içeriyor. Böylesi minimal bir kayıtta (sadece gitar - vokal ile yapılan düzenlemeler ve müzikler Kreş grubundan da tanıdığımız Serkan Ferat ile ortak) ilk başta sözler öne çıkıyor doğal olarak. Albümün bu haliyle çıkartılmış olması, bu cesur seçim; kaydın, düzenlemenin, müzikal çeşitliliğin detaylarında bitap düşen pek çok yeni grup için de ilham verici. Kasmaya gerek yok işte. Önemli olan ifade diyor albüm bize, baştan sona. Vokali ve söz yazımıyla singer / songwriter çizgisini kendine benimsemiş olan Kıvılcım Ural, bu ilk albümüyle memleketin iyi yorumcularından biri olacağına dair büyük bir beklenti yükleniyor. Kaldı ki, zaten yorumda sıkıntı yok, hikâye konuları da çeşitlendiğinde bu beklentiyi karşılayacak gibi gözüküyor.
Bubituzak – Uzay Yolları Taşlı – Pasaj Müzik
Çilekeş’i ardlarında bırakıp yeni bir arayışa girdiklerinden beri merakla izliyoruz aslında Bubituzak’ı. Ali Güçlü Şimşek ve Görkem Karabudak, sahnede farklı formasyonlar ve farklı elemanlarla geçirdikleri uzun sayılacak bir süre sonunda, Kreş’in davulcusu Emrah Atay’ı kadroda sabitleyerek (dipnot: Kreş’in sadece web’de kalan muhteşem albümü
Çıplak’ın prodüksiyonunu da ikisi yapmıştı) çalışmalarının, arayışlarının, şimdilik son kertesi olan albümleriyle karşımızdalar. Ne yalan söyleyelim, grubun “Bitaraf”, “Sonubaşlığı”, “Gözkulak” gibi ilk denemelerini akılda tutunca albümdeki parçalar şaşırtıcı. Aslında, WEARBEAT için yaptıkları canlı “Kulaç” kaydı, albüm öncesinde nasıl bir sound geleceğine dair daha fikir verici. Tabii buraya kadar yazılanlar grubun mazisini bilenler için bir şey ifade ediyor. Bubituzak ile ilk kez
Uzay Yolları Taşlı ile karşılaşacak dinleyici için albümü dinleme tecrübesi farklı olacaktır. Ama zaten ve galiba, o kulakla dinlemek gerekiyor. Çünkü üçlünün ne yapmaya çalıştığını albüme düştükçe daha iyi anlıyorsunuz. Yoksa, mesela, ilk temasta “Yeni bir Ayyuka’ya ihtiyacımız var mı?” diye sorulabilir, bazı şarkılardaki surf tınılarına olan aşinalık nedeniyle. Öyle değil, birkaç kez dinleyin. Bir eliyle klavye bir eliyle bas çalmak ve iki enstrümanı çalacak iki ayrı kişiye ihtiyaç duymamak nasıl bir müzikal bir seçimse, Bubituzak’ın bu albümde yarattıkları sound’un tamamının altında yatan, uzun zamanda oluşturulmuş bir altyapı var. Dolayısıyla,
Uzay Yolları Taşlı, şimdiye kadar yaptıklarıyla ilgiyi fazlasıyla hak eden üç değerli müzisyenin, ilgiyi fazlasıyla hak eden bir denemesi.