Kırılmış Tüfeklerin Vicdanı


Mahnov
Vicdani ret, en kısa tanımıyla; kişinin dini, siyasal ya da salt bireysel sebeplerle askere gitmeyi, eline silah almayı reddetmesi olarak tanımlanabilir. Dünyadaki gelişim çizgisine baktığımızda, oldukça köklü bir geçmişe sahip olduğu görülebilir. Şiddeti reddeden radikal Hristiyan mezheplerinden, Quaker’lara, Yehova şahitlerine, pasifistlere, her türlü otoriteyi reddeden doğal müttefikleri anarşistlere kadar geniş bir yelpazede bireyleri kapsadığı görülebilen hareket, en ciddi ifadesine 1. Dünya Savaşı’nda savaşa katılmayı reddeden, çoğunun vatana ihanetle yargılanıp idam edildiği binlerce üyesiyle kavuştu. Şu anda bu kitlesellik dünya çapında, WRI (Uluslararası Savaş Karşıtları) şemsiyesi altında temsil ediliyor.
 
Türkiye’deki gelişimi ise ilginç. Militarizmin toplumun dokusuna sindiği bir ülkede, hem milliyetçi, hem İslami (asker ocağı peygamber ocağı!) ideolojik çerçevelerin dışına çıkılması oldukça zor görünen bir ülkede, zorlu ve sert mücadelelerden sonra günümüzde yoğunlukla tartışılan bir genelliğe ulaştığı ve hatta devleti profesyonel orduya kadar zorladığı, bir nevi “normalleştiği” görülebilir. 
 
Savaşın en şiddetli olduğu ‘90’lu yıllarda, o zamanlar çalıştığım yazılım şirketinde masanın üzerinde vicdani ret ile ilgili, o sıralarda okullarda dağıttığımız broşürlerden birini unuttuğumu hatırlıyorum. Kanada’dan henüz memlekete duhul eylemiş yöneticinin broşüre uzun uzun baktıktan sonra, ciddi bir yanlış anlamayla bana “Ben de vicdanı reddediyorum,” demesi, bunu kapitalist mantık içinde şekillendirmeye çalışması (aslanlar ceylanları yer), benim çaresiz bir şekilde konuyu ona “Anladığınız şekilde değil,” diye açıklamaya çalışmam, konuyu idrak etmesi, bana dehşetle bakması ve samimiyeti kesmesi ile sonuçlanan süreç de cabası.
 
‘90’lar, Kürt illerinde insanların ara sokaklarda kafalarına kurşun sıkıldığı, militarizmin en azgın olduğu, darbeden henüz çıkılmış yıllar. O dönem -daha yeni kaybettiğimiz- Tayfun Gönül diye biri çıkar, yoldaşı Vedat Zencir’le beraber herkesi şaşırtan bir hareketle, o güne kadar soyutlama düzeyinde kalmış anarşizmi fiile çevirir, kara bayrağı dünyanın en ceberrut militarist devletlerinden birisine karşı kaldırır ve vicdani rettini açıklar. Askere gitmenin erkeklikten sayıldığı, askere gitmeyenin adam yerine konmadığı bir kültürde anaakım kamuoyunu bırakın, ilerici kamuoyu bile konuyu anlamakta güçlük çeker; ikilikler belirir, birden daha once politik spektrumda belirmemiş tartışmalar, eşlik eden pragmatizmler, çatışkılar, uyuşmalar açığa çıkar. Sosyalist orduda askerlik yapmayı kabul ederken burjuva devletininin ordusuna katılmayı reddeden sol eğilimlerden, İslami retçilere, total retçilere, tam anlamıyla şiddet karşıtlarından, ezilenlerin kendini savunma hakkını savunan Fanonculara kadar canlı tartışmalar doğar. Hacettepe mezunu Doktor Tayfun Gönül’ün içinden çıktığı sınıfın ayrıcalıklarını reddeden, sistemle uzlaşsa çok daha konforlu bir hayat sürebilecekken gemileri yakan bu şövalyece davranışı, en militarist sosyalisti bile etkilemiştir.
 
Ardından, İzmir Savaş Karşıtları Derneği’nden Osman Murat Ülke’nin yıllar süren, içinde 45 günlük açlık grevlerini de barındıran vicdani ret direnişi başlar. Eylemi uluslararası boyuta taşınacak, mevzuyu ülke gündemine çıkmamacasına sokmaya yeterli olacaktır. Ossi’nin dünyada yoğun yankı bulan, arkasına aldığı güçlü hukuksal destekle devleti çıkmaza sokmuş unutulmaz direnişi, olguyu artık insanların belleğine silinmez bir şekilde kazımıştır.
 
Bütün bu mücadele pratiği insanların kendilerini keşfettikleri, direnme kapasitelerinin farkına vardıkları ve başka mücadele biçimleriyle elele vererek genişleyen bir hatta girer. Eşcinsel vicdani retçiler çıkar, Mehmet Tarhan mesela, “Dünyanın en büyük gay porno arşivine sahipler” dediği TSK’ya eşcinsel kimliği ile ilgili olarak bilgi vermeyi reddeder, çürüğe ayrılmaktansa rettini açıklamayı seçer. Girmesi kadar çıkması da zor olan Harp Okulu’ndan bazı öğrenciler sivil itaatsizlikle kendini attırır ve retlerini açıklarlar. İleride ne olur olmaz diye düşünen anarşist kadınlar peşin olarak retlerini açıklarlar. Hatta o dönemde Ossi ile aynı hücreyi paylaşan, adli suçtan hükümlü bir asker, ülkücü olmasına karşın, tanık olduğu mücadeleden büyülenerek reddini açıklamaya karar verir. İleride başka milliyetçi eğilimli retçiler de çıkacaktır!
 
Türkiye’de ordunun insanları normalleştiren, askerlerin feodal düzenden farklı olarak hem “becerikli” hale dönüştüğü, hem de tek dil-devlet-bayrak-önder gibi kültlerin etkisi altında şekillendiği, devletin ideolojik çağırma mekanizmaları’ nın[1] en yoğun hissedildiği bir disipliner kurum olduğu bilinir. Son dönemde ordunun bu ideolojik etkisinin zayıflaması, her ne kadar ulusalcı çevrelerde yoğunlukla karşı-devrimci ya da şeriatçı akımlara bağlansa da, aslında modernliğin disipliner çerçevelerinin çözülmesiyle beraber düşünülmesi gereken bir olgu olduğu muhakkak.[2] Neo-liberal kapitalist mantık altında, devletin şiddet tekeli de bir çok disipliner kurum gibi (sağlık, eğitim vs.) “özelleşiyor” malumunuz –ve bunu son dönemde yaygın hale gelen özel güvenlik şirketlerinin patlaması olgusuna bağlamak da olası. Bu deterministik süreç, devletin merkezi yapılarının zayıflaması sonucunu doğuruyor belki ama, bir yandan da direnişin sağlam argümanları da bu içten çöküşü hızlandırıyor.
 
Devletler buna karşı Batı’da “zorunlu hizmet” seçeneğiyle yanıt verdiler, tabii buna yanıt “total ret” ile gelmekte gecikmedi. Hatta Britanya’da askere alma işlemlerini bile artık “recruitment agency”ler yapar hale geldi. Şimdilik Ortadoğu’da bize en yakın mücadeleyi yürütenler ise, hapishanelerinde onlarca retçinin bulunduğu İsrail’den çıkıyor.
 
Türkiye’de durum devlet tarafından hâlâ muallakta bırakılma eğiliminde. Dünyanın hiçbir yerinde örneği olmayan “bedelli askerlik” gibi yolsuzluk ekonomisine girdi sağlayan, ya da doğrudan “eski usul” inzibat yöntemleriyle yüzbinlerce bakayanın hayatları cendere altına alınmaya devam ediliyor. Değişen tek şey ise, ölmeyi ve öldürmeyi reddeden, sayıları artık yüzlere ulaşmış vicdani retçilerin varlığı ve yaydıkları sivil itaatsizlik etkisi, hem sivil toplumun olgunlaşmasına, hem de bireylerin özgüçlerinin farkına varmasını sağlıyor. ‘90’larla 2010’lar Türkiye’sinin en büyük farklarından biri de bu. Devletten korkmamayı, ona haddini bildirmeyi öğrenmiş bir halk. Bu da son derece gururlandırıcı bir şey!
 
Mahnov
 
 
 
 
 

 


[1]Althusserci manada Interpellation diye geçen, Ulus Baker’in “celbetme” diye çevirdiği, bireyleri belli yapılar dâhilinde öznelere çeviren ideolojik çağırma süreci. Bu kurama göre, özneler bu sürecin birer efekti, sonuç-etkisidir.

[2] Hatta bununla ilgili olarak zamanında İlker Başbuğ’un “TSK Postmodernite’ye Karşıdır” gibisinden bir açıklama yaptığını hatırlarım.

mahnoyev@yahoo.com