Kontrast


Nazlı Kalkan
 
“Tanrı şu dünyadan ya kötüyü atmak ister de atamıyor ya da atabilir ama atmak istemez; ya da ne atabilir ne de atmak ister. Ya da hem atabilir hem de atmak ister. Atmak istiyor, atamıyorsa bu güçsüzlüktür. Atabiliyor da atmak istemiyorsa; bu hem kötülük hem güçsüzlük demektir. Hem atabiliyor hem de atmak istiyorsa, (Tanrı’ya yakışan tek durum budur) bu kötülük dünyaya nereden geldi?”
 
Hemşire Perry, kucağındaki cılız bebekle birlikte yeni doğan ünitesine doğru gidiyordu. Yeni doğan ünitesindeki üç bebek, dördüncü arkadaşlarının geldiğini Hemşire Perry’nin siyah rugan topuklu ayakkabılarının çıkardığı tak tuk seslerinden haber alıyorlardı.
 
Karl, kollarını iki yana açarak gerilirken birden sese kulak kesildi. “Siyah rugan topuklu ayakkabılar. Yeni biri geliyor.” Tombul vücudu ve kırmızı suratıyla Karl, yeni doğan ünitesindeki en sağlıklı bebekti. Vücut ısısını dış dünyanın ısısına bir türlü ayarlamadığı için gözlem altında tutuluyordu. Baljeet, Karl’ın ardından atıldı: “Doktor Doofenschmirtz de geliyordur umarım, burnumdaki hortumdan çok sıkıldım, belki de beni muayene eder, nefes alabildiğime karar verir ve beni bu hortumdan kurtarır.” 
 
Üçüncü bebek Phineas, yoğun bakım ünitesine bir yetişkin gelmediğinde, bağdaş kurarak kıçının üzerine otururdu. Hemşire Perry’in geldiğini duyunca, doğrularak normal bir bebek gibi uzandı, bir taraftan Baljeet’e laf yetiştirdi: “Doktor Doofenschmirtz hastanede değil, şehrin güneyinde bir tesiste tenis oynuyor.” “Sahi mi söylüyorsun?” “Şşşştt...”
 
Hemşire Perry yeni doğan ünitesinin kapısını ayağıyla açtı,koridor boyunca bebeklerinin bakışlarının üzerinde olduğunun farkına varamamış olarak kırmızı kuvöze doğru yürüdü. Kucağındaki cılız bebeği, yeni doğan  ünitesindeki büyük kırmızı kuvöze koydu. Diğer bebekler şaşkınlıkla bu bebeğe baktılar. Kırmızı kuvöz, durumu en ağır olan bebekler için ayrılmış bir yoğun bakım bölümüydü. Bebekler buraya geldiklerinden beri ilk defa kırmızı kuvöze gelen bir bebek görüyorlardı. Hemşire Perry, Ferb’i yatağına yerleştirirken, bir yandan da vücuduna onu hayatta tutacak makineleri bağlayacak olan ped’leri yapıştırdı. Sonra kafasına özel bir kask taktı. En son oksijen maskesini yüzüne yerleştirdi. Kuvözun kapağını kapattı. Siyah rugan topuklu ayakkabılarının tak tuk sesleri ile koridor boyu yürüdü, kapıyı arkasından kapadı.
 
“Lanet fahişe senden nefret ediyorum.!”
“Karl, yine başladın daha yarım saat bile olmadı.”
“Bir saati geçecek, açlıktan ölmek üzereyim, kimsenin umurunda değil. Hele üst kattaki odada uyuyan kaltağın hiç umurunda değilim. Lanet kadın, çişi geldiği zaman ayağa kalkıp işeyebilir. Su içmek istediği zaman bardağa uzanır ve içer, acıkırsa ne çeşit yemek isteyeceğini bile söyleyebilir. Her şey onun kudretinde, üstelik kocaman memeleri süt dolu! Memeleri süt dolu Tanrı’nın insafına kalmış hayatta kalmam. O memelerden nefret ediyorum!”
Baljeet mırıldanıyordu: “Keşke birisi burnumdaki şu hortumu da çıkarsa, zaman hiç geçmiyor.” “Kes sesini sefil! Hepiniz aşağılıksınız! Hepiniz cehennemin dibine gömülün, tüm dünya yok olsun, hepinizi parçalayıp ezip yok edeceğim, ağzımın içinde eritip yutacağım her şeyi!”
 
Karl öfke ve hiddet içinde çıldırmış gibiydi. Durmadan bağırıyordu. “Aşağık sefil dünya! Öleceğim, yok olacağım! Kötü kadın, kötü! Kötülük! Seni asla sevmeyeceğim!” Hemşire Perry Karl’ın sesini duyar duymaz, yeni doğan ünitesine geldi. Karl’ı kucağına aldı. Karl bağırmaya ve söylenmeye devam ediyordu. Tırnaklarıyla hemşirenin yüzünü parçalamak istedi ama ne yapsın, eli Karl’ın sözünü hiç dinlemiyordu. Ancak havada minik dairesel hareketler yapabiliyordu. Hemşire Perry saatine baktı. Karl’ı kucağında götürdü. Siyah rugan topuklu ayakkabılarını tak tuk sesleri ile koridor boyu yürüdü, kapıyı arkasından kapadı.
 
“O birazdan iyileşecek, dünya yeniden mükemmel bir yer olacak, annesine sevgiyle sarılacak, annesi yeniden çok iyi biri olacak, dünya yeniden çok iyi bir yer olacak. Karl çok iyi bir insan, barış içinde iyi bir insan, karnı doyduğu zaman...”
 
Phineas bu konuşma ile irkildi. Kuvözünün kapaklarından sarkıttığı bacaklarını birden topladı: “Baljeet, bu sen miydin?” Baljeet mırıldanıyordu: “Ne kadar da uzun zaman... Keşke biri şu hortumu...” Konuşan Baljeet değil, Ferb’dü: “Aslında o kadar da uzun zaman olmadı Baljeet,” dedi. “Ama diğer taraftan dünyaya geleli birkaç saat olduğu için her dakika o kadar uzun ki...”
 
Phineas, Ferb’e döndü, baktı. Onu dikkatle süzmeye başladı. Ferb kafasındaki garip kaskı çıkartırken anlatmaya devam ediyordu: “Dışarıda kahverengi bir toprak, mavi bir gökyüzü ve gökyüzünde uçan beyaz martılar olacaktı. Hastaneden çıktıktan sonra birkaç cadde ötede, temiz çamaşır kokusunun kek kokusuna karıştığı sıcak yuvama gidecektim. Annem, babam, kardeşim ve hayatım boyunca onlarla kurduğum ilişkinin kombinasyonlarından oluşan benzer kişiler olacaktı hayatımda ve hepsinn aynı kişi olduğunu yıllar yıllar sonra yaşayarak öğrenecektim.”
 
Phineas dayanamadı: “Bir dakika, bütün bunları nereden biliyorsun?” “Yaklaşık bir saat sonra öleceğim, bu yüzden evrenin tüm bilgisini parçalar halinde alıyorum. Öldüğüm an evrenin sırrına erişmiş olcağım. Neden dünyaya geldiğimi anlayacağım. Ama bunu size söyleyemem çünkü ölmüş olacağım.” “Ne diyorsun? Karl dedin ama o... bir dakika, siyah rugan topuklu ayakkabılar...” Phineas sözünü tamamlayamadan doğruldu, normal bir bebek gibi uzandı. Bir müddet sonra Hemşire Perry kucağında Karl’la birlikte geri döndü. Karl’ın kırmızı tombul yüzü memnuniyet içinde gülümsüyordu. Yatağına huzurla uzandı.
 
“Bu bahşedilmiş hayat... Heyhat! Dünya ne kadar da güzel bir yer, iyilik ne kadar da huzurlu. Sevmek... Ne güzel şey! O pamuksu meme ağzımdayken, yüzüme damlayan süt ruhumu serinletiyordu. İpeksi yumuşak elleri yüzümde dolaşıyor, sonra nazikçe elimi tutuyordu.”
 
Karl büyülenmiş gibiydi. Yüzü Tanrı’nın rahmetine ve ilgisine ulaşmış bir ermiş gibi aydınlanmıştı. “Otantik dasein, doğumun öncesini ve ölümün ötesini kapsar. Her yerde varım, öncesinde ve sonrasında da ama insanlar unutuyor.” “Bu da neydi böyle?” diye şakınlıkla sordu Karl. Baljeet mırıldanıyordu. “Doktor Doofenschmirtz, hortum...” Ferb konuşmaya devam etti: “Her dasein suçludur. Ve fakat sadece otantik dasein suçlu olduğunu farkeder. Ben sadece vicdana sahip olmayı istemeyi seçtiğimde, gerçekten vicdansız olabilirim. O vicdansızlık herkes suçlu olduğu içindir.”
 
Phineas bu esnada, Karl’ın şaşkın bakışlarına cevap verdi: “Biraz sonra ölecekmiş, bu yüzden evrenin tüm bilgisini parçalar halinde alıyormuş. Tuhaf ve anlaşılmaz şeyler...” Karl’ın vicdanı sızladı: “Oh ne kadar da üzücü. Bu güzel dünyayı göremeyecek. Bu sevgi dolu deneyimi keşfedemeyecek. Kardeşim, çok üzüldüm, seni seviyorum...”
 
Phineas, Karl’ın az evvel dünyayı parçalayıp yutmak isteyen kişi olduğuna inanamıyordu. Yine de Karl’ın bu barış içindeki halinden memnundu. Ferb cevap verdi: “Evet öleceğim. Kendi kendimi ölüme hazırlamak zorundayım. Belirli durumlarda, birisi benim namıma bir toplantıya katıldığı gibi benim yerime de ölebilir. Fakat er ya da geç ben bir vekil tarafından değil, kendi yerime öleceğim.” Karl, Ferb’in söylediklerini anlamaya çalışmak için yüzünü buruşturmuş bir halde: “Oh dostum, çok üzgünüm, hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden,” dedi.
 
Karl, doymuş karnının üzerine huzurlu bir uykuya dalmıştı. Phineas boş gözlerle etrafına bakınıyordu. Ferb zaman geçtikçe kendisini daha iyi hissediyordu. “Herhalde ölümün rahatlığı,” diye düşündü kendi kendine. Baljeet pek huzurlu sayılmazdı, hortum bütün bedenini sarmalıyordu. Duymasına, düşünmesine, nefes almasına izin vermiyordu. Ölüyor gibiydi ve ancak onu bile düşünecek halde değildi.
 
Bir dünyadan diğerine haber taşıyan bir elçi gibi dışarıdaki dünyadan yeni doğan ünitesine gidip gelen Hemşire Perry, siyah rugan taopuklu ayakkabılarının tak tuk sesleri ile tekrar geldi. Koridor boyu yürüdü. Önce Ferb’ün yanına geldi. Ferb gayet iyi görünüyordu. Kafasındaki kask yerinden çıkmıştı ama bu artık önemli değildi. Asıl tehlikeyi atlatmıştı. Nabzı gayet normal atıyordu. Hemşire Perry, Ferb’ün hayati tehlikeyi atlatmasının sevinci içinde diğer bebeklerin durumunu kontrol ediyordu. Ve fakat Baljeet’in yanına geldiğinde sevinci bir tokat darbesiyle sarsıldı. Baljeet nefes almıyordu. Solunumu gitgide kötüye gittiği için Baljeet, nefes almaktan vazgeçmiş olacaktı. Bu ölüm demekti. Hemşire Perry yeni doğan ünitesinde olan biteni öteki dünyaya duyurmak için koşarak çıktı, kapıyı arkasından kapatmadı. Karl gürültüye uyandı, acıkmış gibiydi, uykusu da bölünmüştü, sinirleniyordu. “Lanet fahişe!” diye söylenirken... Phineas: “Baljeet öldü,” dedi.
 
Karl Ferb'e dönerek: “Sanırım bir vekil şimdiden senin yerine öldü, pislik herif!” Ferb’ün zihni bomboş gibiydi. Aslında cevap vermek istiyordu. Ama artık susması gerektiğini hissediyordu. Sadece aklından hikâyesinin nasıl da normale döndüğünü düşündü. Ölürken bir kahramanınki gibi ilgi gören hikâyesinin yaşama döndüğünde artık kimseye ilginç gelmeyeceğini biliyordu.
 
Hemşire Perry koşarak tekrar geri gelip, Karl’ı alıp annesinin yanına götürünceye kadar onun bağrışlarını, dünyayı nasıl da parçalayıp yok edeceklerini, ne kadar da sefil yaratıklar olduklarını dinlediler. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Baljeet çoktan aralarından ayrılmıştı.
 
Geride kalanlar yıkanmış çamaşır kokusunun kek kokusuna karıştığı sıcak yuvalarına götürülecekleri zamana kadar sustular. nazlikalkan8@gmail.com