Nazım Serhat Fırat

Neden


Mahmut Dönük

Dizi, film ya da video oyunu (bilgisayar oyunu)... Küçükken, herkesin dibine kadar kötü ya da iyi olduğu, daha az kafa karıştıran yapıtlar bizim için “epik”tir. Sorgulamayız karakterlerin neden bu kadar iyi ya da bu kadar kötü olduklarını. Hep iyi tarafın yanında olur, iyilerin her zaman kazanacağını düşünürüz. Çünkü izlediğimiz, hayal ürünüdür ve kötünün neden kötü olmayı tercih ettiği konusunda bir fikrimiz yoktur.
 
Biraz daha büyüyünce sorgulamaya başlarız, çünkü iyinin çok iyi, kötünün çok kötü olduğu yapıtlar ilgimizi çekmemeye başlar. İyinin de kötünün de bir hikâyesi olmasını isteriz. Kötünün tarafı zaten seçilmeyecektir fakat onun da bir hikâyesi olması, olayı gerçekçi kılar.
 
Ergenliği de geçtikten sonra mevzu bahis “kötülüğün” bir neden-sonuç ilişkisi içersinde gerçekleştiğini düşünürüz. Fakat kimi vahşete anlam veremeyiz işte bir yerden sonra.
 
Sadece soru vardır. “Neden?”
 
Ali İsmail Korkmaz düşerken, etrafındakilerin gözlerindeki nefreti siyah beyaz güvenlik kameralarından, MOBESE cihazlarından izlerken soruyoruz.
 
Alkollüyken karşılaştığı kediyi tekmeleyerek öldüren adamın hikâyesini duyunca soruyoruz.
 
Eli palalı, önünden geçen kadının kafatasına palanın sapını indirirken içindeki nefreti görüyor ve soruyoruz.
 
Gaz maskeli, lacivert üniformalı adam, sağ eliyle yüzünü koruyan kırmızı elbiseli kadına gaz sıkarken kalkan kaşlarını görünce soruyoruz.
 
Kafasında çuval, kollarında ayağı çıplak bir çocuk; fotoğraflanmış adamın cesedini görünce soruyoruz.
 
Demir kazıklara oturtulmuş, bedenlerden ayrılmış kafaları görünce soruyoruz.
 
Bir insan, nasıl bu kadar vahşi olabilir? Bu nefreti körükleyen nedir? Psikopatlık derecesinde acı çektirmenin, öldürmenin temelinde ne vardır? İlk akla gelen cevap: vicdansızlık.
 
Vicdan eksikliğinin bir engellilik durumu olduğunu düşünürdüm küçükken. Kör olmak, sağır olmak gibi bir şeydi gözümde. Zaman geçti, büyüdük; sosyal medya ile tanıştık. Araştırmaya, bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi olmayan tarafın neler düşündüğünü anlamaya çalıştık. Karşılıklı fikir alışverişinde de bulunduk, her ne kadar karşı taraf; at gözlükleri ve etrafına kurduğu setleriyle dediğimizi anlamamak için yırtınsa da, belki ortak paydayı buluruz, dedik.
 
Fakat bir yerden sonra, yorulduk ve kutuplaşma başladı.
 
Zihnen olgunlaşmamış ya da akli dengesi yerinde olmayanla cinsel ilişkiye girmeyi, sadece siyasi görüşü sebebiyle öldürülen bir adamın katlini, kendisi gibi olmayanın kapısını işaretlemeyi, “semtte” farklı renkli takımın atkısını taktığı için bıçaklamayı, kalabalık bir caddede oğlu faili meçhule kurban gittiği için eylem yapan annelerin üzerine sıkılan tazyikli suyu, gürültüsüzce gerçekleştirilen bir mahalle forumunu satırlarla basmayı onaylayan insanlarla karşı karşıya olduğumuzu fark ettiğim an, küçükken şu anki halimden çok daha akıllı olduğumu düşündüm.
 
Çünkü onların gözünde biz, yabancıların desteğiyle örgütlenmiş, jakuzilerde viski içen, ancak halktan, fakir biri gibi giyinen, ülkenin menfaatiyle oynamaya, ortalığı karıştırmaya çalışan provakatörlerdik.
 
Böyle bir nefretin karşısında, nasıl ayakta kalabilirdik ki?
 
Yıllar önce yayınlanmış bir “uyarlama” diziden kısa bir kesitle bitirelim. Dizinin adı “Sır Dosyası”. Evet evet, X-Files’ın Türkiye’ye uyarlanmış haliydi. Hâlâ Youtube’da bölümlerini bulabilirsiniz. İlgimi çeken ise, dizinin ne kadar ileri görüşlü senaristlere sahip olduğuydu. Bundan 15 sene önce yayınlanmış bir diziydi bu.
“Doğru evlat, devir değişti. Ben değiştim, sen ve şehir de... Biliyor musun bu şehir bir zamanlar ne güzeldi? Oğlum, ben asla umutsuzluğa kapılmaz ve yorulmazdım bugüne kadar. Eğer söyleyeceklerim seni üzerse yaşlılığıma ver. Bu şehirle beraber yaşlandım ben. Hepimiz bir yerlerden geldik bu şehre. Aynaya bakıyoruz ve gördüğümüzden, kendi yüzümüzden korkuyoruz. Bütün bunları biz yaptık hep beraber. Şimdi o mahallelerde, evlerde bizi televizyondan izliyorlar. Bizi, şehirdekileri... Nasıl yaşadığımızı, ne yaptığımızı izliyorlar. Bizi kıskanıyorlar, bizden nefret ediyorlar, bizi sevmiyorlar. Onlara ait bir şeyleri çaldığımızı düşünüyorlar. Çaldık belki de, belki de tam tersi. Bizi televizyonlardan izliyorlar ve bir gün harekete geçecekler.”
 
Mahmut Dönük
  mahmutdonuk@gmail.com