barış demirel

Vicdansız Ceyda’m


Emre Hacısalihoğlu
 
Bir kısa mesaj için bile ziyadesiyle kısa sayılabilecek bir mesajla benden ayrılmıştı. Buna karşılık bense “Nasıl olur?” dedim modernce. Çok şaşırmış olmama rağmen, sadece şaşırmış gibi yapıyordum. Zaten eşeğin götüne dönmüştüm, bir de bunu ona hissettirip geri dönülemez bir yola girmeyeyim diye düşündüm. Etrafa daha güzel gözüken bir şaşkınlığa ihtiyacım yoktu. Farkında bile olmadan kendimi, kendimden habersiz korumaya almıştım.
 
Ben Ceyda’mın benimle bir daha görüşmek istemese bile kendi içerisinde bir vicdan mahkemesi kuracağını düşünmüştüm. Zaten ayrılık da neydi? Neticesinde bundan birkaç gün öncesine kadar birbirimizin götünü elleyen insanlardık, şimdi ne kadar uzaklaşmış olabilirdik ki birbirimizden? Ayrıca ayrılmak istiyorsa bile bana karşı hoşgörülü olmasa da, kendimi avutmama yardımcı olacak, kendimi avuturken rakıma meze olacak birkaç yalan söylemesini beklerdim; çünkü, vicdanın bütün görkemli söylemlere karşı gerçek güçsüzlüğü, mazeretler üreterek onu boyunduruğu altına alan akıl karşısındaki iktidarsızlığıdır. Fakat o, vicdanının sesini kapatmak zorunda bile kalmamıştı. Vicdansız olduğundan değil, kendi vicdanı, onu sarmalayan toplumun sesiyle konuştuğundan. Yani öyle zannediyorum ki, ben bu kısa, öz ve acı verici ayrılık mesajının içerisine benim acılarımı soğutacak yalanlarla süslü birkaç mazereti hak ediyordum. Yapmadı. Yüz yüze gelince bunu büyük ihtimalle yapamayacaktı. Yapması durumunda çektirdiği acıyla doğrudan yüzleşmesi onu zorlayacak ve belki de fren görevi görecekti. Bu akıllı telefonlar da artık çok oluyordu. Birçok dişe dokunur özelliğinin yanında şimdi de vicdan terbiyeciliği görevini üstleniyorlardı. Vicdan, bu gibi durumlarda sızlardı. O da bunu bildiğinden teknolojinin nimetlerinden yararlanmıştı.
 
Belli ki Ceyda’mın vicdan pusulası şaşmıştı. Geri dönülemez ve hatta geri dönülmesi teklif dahi edilemez bir yola girmekte son derece kararlıydı. Hayalkırıklığının belki de hayatımdaki en çarpıcı örneğiydi. Hayatımın bu kısmına “Vay .mınakoyayım” ismini koymuştum. Öncesinde bunun için bir hayli düşünmeme rağmen bu duruma bundan daha çok yakışan bir söz bulamamıştım. Tabii ki gelecek nesillere bırakabileceğim güzellikte bir söz değildi bu ama o an için benim işimi görmüştü. Nice asırları devirmiş güzel sözler çaresizdi bu durum karşısında.
 
Tam olarak o an “Tanrı olsa iyi olurdu,” diye düşündüm; çünkü, böyle zamanlar, insanın özünde iyi olmasına dair ümit beslediğimiz zamanlardı. Kendimizi bir şekilde avutmamız gerekiyordu ama Ceyda’ma baktığım zaman, elimde olmayan sebeplerden ötürü gayet açık bir şekilde dünyanın en kötü insanlarından biri olduğu dışında hiçbir şey göremiyordum. Yine de dost meclislerimizde “Özünde iyidir” şeklinde bahsedilen insanlardandı Ceyda. Özüne inerken can vereceğiniz, insanı öze hasret bırakan tipte bir kadındı oysa. Pek de insanî vicdan çekirdeğinden bahsedemiyordum yani. “Tanrı neden hiç aldırmıyor inandırıcı olmaya?” diye düşündüm. Bilmiyordum. Belki de buna ihtiyacı yoktu. Neyse dedim, bi hayli neyse.
 
Bu gibi durumlarda yapılması gereken çok da fazla seçenek yoktu. Ani bir kararla 272 saat once bırakma kararı aldığım sigaramı yaktım. Sigaramın yarısını gözüme giren rüzgârla paylaştıktan sonra camı kapattım. Camı kapatmamla eş zaman diyebileceğim bir zamanda Feyyaz’ın sözü geldi aklıma; “Bir kadını tanıdıkça inanırsın sahtekâr olduğuna, tanımadığın bir kadına daha çok güvenirsin.”
  emrehac@gmail.com