Mıstık Mıstık

Cesaretin Bedeli


Nazlı Kalkan
O karanlık odada kareli battaniyenin üzerinde oturmuş da ne yapıyordu öyle? Hiç. “Öyle duruyordu,” desek efendim? Öyle dursa olmaz mı? Kendi kendine... Belki düşünmekten kafası yorulmuştur. Belki hassas canı bunalmıştır mekândan mekâna yolculuk etmekten. Bu karanlık odada, kareli battaniyenin üzerinde öylesine oturmasına izin veremez miydiniz?
Veremeyiz. “İçi içini kemiriyordu, kitap okuyordu, dudaklarını yiyordu, sigara içiyordu,” demeliyiz, bir şey bulmalıyız. “Öylesine, hiç...” diyemeyiz. Desek de; tabiatı izin vermez. Kendini suçlar, aptalın teki olduğu ortaya çıkar, bunalıma girer. Bu seferlik bekleyelim o halde efendimiz, bakalım ne kadar öyle hiç bir şey yapmadan duracak? Ha? Bu seferlik olmaz mı Efendimiz?
     
32. Yine o aptal sakız. Cebindeki son beş kuruşu da bakkalın “niyet” tuzağına kaptırmıştı. Yalvar yakar harçlık kopardığı annesi yine niyet oynadığını öğrenince ona surat asacak, birkaç saat yüzüne bakmayacak, 3-4 gün harçlık vermeyecek, 1-2 gün soğuk ve sevgisiz olacaktı. Karşılığında şayet; kırmızı kamyonu kazanabilmiş olsaydı; terkedilmiş olmanın bu dayanılmaz acısına katlanmaya belki değerdi. Ve fakat, aptal bir sakız uğruna birkaç günü zindan olacaktı ona.
Ne kadar da güzeldi niyeti aslında.
 
“Mutfakta kocaman fındıklı çikolata dururken; o çikolatayı yememek için kendini tutabiliyorsanız; iradenize hakim olduğunuz için sizi kutluyoruz!” diyordu gazetenin “doğru beslenme” sayfası. Mutfakta kocaman fındıklı çikolata dururken ve aslında fındıklı çikolatayı çok sevdiğini bilirken bir parça dahi kopartamıyordu. Hele hepsini tek seferde yediğini düşünemezdi bile. Eğer yerse, birkaç saat kendinden nefret edecek, 3-4 gün yemek yemeyecek, 1-2 gün kusmaya devam edecekti. Eğer hayatında bir şeyler yolunda gitseydi mesela, bu ay bir kaç satış yapsaydı, fazladan para kazansaydı... Biraz takdir toplamış olsaydı, övülseydi, pohpohlansaydı... Boş ver. O her zaman bir şeylere dayanmalıydı, evde dayanmalıydı, sokakta dayanmalıydı, iş yerinde dayanmalıydı, okulda dayanmalıydı. Her zaman hatırlamalıydı.
İradene Sahip Ol. Disiplinli Ol. Dayan. GidipBakkaldanSigaraAlmaKimseZorlaSigaraSatmıyorki!
Hey Sen! Hakim Ol. Sahip Ol. Sakin Ol.
 
Bir gün dosyalarla dolu o odaya girmedi. Dosyalarla dolu o odaya bir gün girmezse ne olurdu? Bir gün dosyalarla dolu o odaya girmezse; dosyalarla dolu o odaya artık hiç girmek istemeyebilirdi. Dosyalarla dolu o odaya artık hiç girmek istemezse, sahip olduğunu bütün gerçeklik yerle bir olabilirdi. Disiplinli olmak için sarfettiği onlarca çaba çöp olabilirdi. İyi bir işçi, çalışkan bir öğrenci, iyi bir asker, yetenekli bir ressam, ünlü sinemacı, başarılı bir yönetici olmaktan birdenbire vazgeçebilirdi.
Ve talihsiz bir biçimde dosyalarla dolu o odaya o gün girmedi.
 
Sahip olmak... İşe saatinde gitmek. Sinirlerine hâkim olmak. Kilo almamak ya da vermemek. Değişmemek fakat gelişmek. Artmak ve arttırmak. Bunların hepsinin sonucunda iradenin gülümseyen yumuşak yüzüne sarılmak. Ya da içindeki annenin gazabına uğramak...
Hayatında büyük bir girdap oluşturan o sekiz saatten sonra o odaya artık hiç girmek istemedi. Dosyalarla dolu o odaya dayanmak için kullandığı iradesi, şimdi o odaya bir daha girmemesi için yardım ediyordu. Çünkü içindeki o cezalandırıcı gücün etkisi onu geri çağırıyordu. Vazgeçip geri gelmesini söylüyordu. Odanan kopmamalıydı, asla kopamazdı. Sefil olurdu, terk edilirdi, tek başına kalırdı, hiç bir değeri kalmazdı. Geri dönmeliydi. Bir işe yaramalıydı.
 
***
 
Odaya artık girmediği ilk bir kaç gün kalbi o kadar hızlı çarptı ki; nefes almasına izin vermedi. 3-4 ay kendinden nefret etti. 1-2 ay aynaya bakmadı, yüzünü yıkamadı, saçını taramadı. Bunlara dayanmak çok zordu, oda onu çağırıyordu. “Geri dön! Ayaklarıma kapan! Ben gülümsemezsem yok olursun!” Dayanmak çok zordu. Her şey çok açıktı. Başka hiç bir sorumlu bulunamıyordu. Kimse onun aklını çelmemişti. “Kal” ya da “git,” dememişti. Hayatın soğuk ve ilgisiz rüzgârına tek başına dayanması gerekiyordu.
 
Böylece günlerce o karanlık odada kareli battaniyenin üzerinde oturup hiç bir şey yapmadan oturdu. Kendi iradesinin nerede olduğunu görmeye çalışıyordu. Şimdiye kadar istedikleri kendi istedikleridiyse; nasıl da hepsinden birden bire vazgeçmişti? Birden bire vazgeçtiği için kendine kızıyorduysa; demek ki şimdiye kadar istedikleri kendi istekleriydi. Ya yanıldıysa? Düşünmeye devam etti. Sonra karar vermekten vazgeçti. Sadece seyrediyordu. Dışarıdan hiç anlaşılmayan bu fırtınanın dinmesini bekliyordu.
 
Kareli battaniyenin üzerinde kendi gazabını seyrediyordu. nazlikalkan8@gmail.com