Batik Tişörtlü Sex Pistols
Murat Mrt Seçkin
“E olmaz ki, bu kaset arızalı... Bir de B yüzünü koy…”Çıtırt, klik...
“Ama burası da aynı!”
...çtonk... stop.
Bir kaç gün sonra kopya kaseti aldığımız tezgâhın yanına yaklaşıp kibar bir şekilde isyan ediyoruz. Şimdi olsa yaptığımıza cahillik denerek itici davranışlara maruz kalacağınız bu tepkiler, o zamanlar “Arkadaşlar o albümün kaydı öyle, bakın size orjinalden dinleteyim” gibi kibar ve insancıl bir açıklamaya dönüşebiliyordu. Çünkü o dönem yurtdışına giden arkadaşlarınızın getirdiği dergiler ve İngiliz Kültür’ün kütüphanesindeki popüler müzik kitapları dışında kaynak bulmanız oldukça zordu. Sonuç olarak ismini çok duyduğumuz ama ne olduğunu öğrenemediğimiz My Bloody Valentine ile tanışmamız da böyle oldu.
Tanışmamız derken aslında ağabeyim sayesinde yeşerdi ilişki. İşin doğrusu onunda korku filmi tutkusu nedeniyle bu grubun peşine düştüğü konusunda şüphelerim var. Çünkü grup ismini aynı adlı 1981 yapımı klasik slasher filminden alıyor. Pungent Stench, Obituary dinlediğimiz bir dönemde en azından ben bilinçsiz bir umutla saldırmış olabilirim My Bloody Valentine’e.
Güzel insan Kevin Shields ve arkadaşlarının hikâyesi ‘70’lerin sonlarına, yani bizi sevdiğimiz birçok grubun başlangıcına, İngiliz punk yıllarına kadar götürüyor. Bir ton isim değişikliğinden sonra 1985 yılında This Is Your Bloody Valentine mini albümü ile ortaya resmi olarak çıkıyor. Ancak her ne oluyorsa bu Dublinli gençler üç yıl sonra yukarıda da bahsettiğimiz Isn’t Anything albümü ile bir anda görünür oluyorlar.
Burada uzun uzadıya My Bloody Valentine tarihine girmeyeceğimize göre neden birilerinin uyuz olup, diğerlerinin de efsane mertebesine getirdiği bu grubu seviyoruz onu bir düşünelim. Siz çaylarınızı yudumlarken ben de anlatayım.
My Bloody Valentine’dan bahsederken aslında Kevin Shields’ı anlatmak lazım bol bol. Grubu sevmeyenlerin bile arşivinde mutlaka bu yetenekli adamın bir şekilde bulaştığı bir şeyler vardır. Prodüktör, sesçi ve müzisyen olarak Primal Scream, Dinosaur Jr., Patti Smith, Experimental Audio Research, Mogwai, The Pastels gibi gruplar ile çalışmış bir tatlı adam. Tıpkı dinledikçe hem enstrümanının hem de vokalinin sesinden anında tanıdığımız David Sylvian veya Robin Guthrie gibi kendine has bir müzisyen.
Ancak bütün bunlar –kendisinin de dediği gibi- Kevin Shields’ı tek başına My Bloody Valentine yapmıyor tabii ki. Bilinda Butcher’ın süt liman vokali, Debbie Googe’un derin basları ve Colm Ó Cíosóig’in tekinsiz davulları grubun evinin temel taşları.
Müzikleri bozuk, deformasyona uğramış, sanki özellikle yavaşlatılmış ve kirletilmiş sesler / melodilerle dolu bir sandığı açmak gibi. Ya hipnotik bir şekilde sizi içine çekip su dolu bir kaba kafanızı sokup çıkartıyor ya da daha uzaktan gördüğünüzde kaçmanıza neden oluyor. Yoğun uyuşturucu etkisinde yapılmış bir havası olsa da aslında bu grup elemanlarının müzikal altyapısı ve zevkleri ile birebir uyuşan bir sound (şu kelimeyi kullanmamak için o kadar kastım ama olmadı işte). Ama bu tarzları ile de “shoegazing” denen dipsiz çukurunda yaratıcılarından biri oldular.
İlk dinlediğim ve ergenliğimin doruklarında dolaştığım dönemde, o dönem özellikle Akmar’da takılan her kopyacı nihilistin olduğu gibi benim de bir intihar şarkıları listem vardı. O listede My Bloody Valentine, Sonic Youth, Slowdive ve The Cure’u alt sıralara atmayı başarmıştı. Ama şimdi düşünüyorum da ister istemez hâlâ o listeyi aklımdan geçiriyorum. Aslında amaç bedensel anlamda intihara değil ama içsel bir kendini yok etme arzusuna “soundtrack” yapmakmış sanki. Bu grubun size verdiği en güzel his, dans isteği veya dağıtmak değil, balkona çıkıp bir sigara yakıp sakince düşünmek. Sadece bu: düşünmek. O dengesiz seslerin arasında, sonsuz bir “limbo”da yok olup gitmek, sonrasında sakince uyanıp rahatlamak ve kavgasız gürültüsüz yaşamak.
Aslında My Bloody Valentine’ın shoegazing’e kazandırdığı da bu olsa gerek. Süslü bir romantizm değil, şiddet ve saldırıdan uzak seslerle sarmalamak. Bir albümü baştan sona dinleyip bitirdiğinizde hissettiğiniz şey rahatlama ve tatlı bir yürüyüşe çıkma.
İşte bana tüm bunları yaşatan My Bloody Valentine yazı boyunca ismini kısaltarak kullanamamama neden olan M B V uzunçalarını çıkarttı. 1991’den sonra, arada çıkan EP toplaması dışında hiçbir şey yayınlamayan böylesine önemli bir grup için ne kadar da kalp yıpratıcı bir haber. Öyle de oldu, tanıdığım ve seven herkes bayram sevinci ile karşıladı, şarkılar hemen paylaşıldı.
Peki ne oldu? Hiçbir şey...
M B V yeni bir albüm olarak müzik takipçilerine hiçbir şey vermiyor ama kendi takipçilerine en güzel yeni yıl hediyelerinden birini sunuyor. Üstelik kendinde hiçbir yenilik ve değişiklik yapmadan başarıyor. Bunun belki de en büyük nedeni dağıldıkları 1997 yılında bu albümün neredeyse %80’inin tamamlanmış olması. Hatta Kevin Shields’ın altmış şarkılık bir malzemeyi o günden beri beklettiğini biliyoruz. İşte bu albümde o altmış şarkının içinden seçilenlerin tekrar kayda girmesinden oluşuyor.
My Bloody Valentine bazılarının dediği gibi “doksanlar kafasını” yaşatmıyor. Sadece kaldıkları yerden devam ediyorlar ve kendilerini değiştirme ihtiyacı da pek duymuyorlar. Çünkü baştan beri bizi müziğe bağlayan şey zaten o samimiyet. Kendileri olmaktan utanmayan ve müzik yapan insanlar, tüm alçak gönüllülükleri ile onlarca yıl sonra bile yaptıkları müzikle zamanı yaşatabiliyorlar işte. Bazılarına sıkıcı gelen o tekdüzelik, gürültü ve sürekli ekolayzır ayarı ile oynayan bir çocuğu stüdyoda masanın başına koymuşcasına değişen sesler. Ne güzel ki bugün bu topraklarda zamanında işte tam da bu seslere tutulan gencecik müzisyenler, yazarlar, sanatçılar ve insancıklar yaşıyor. Üstelik çok da güzel şeyler yapıyorlar, yapılanları karşılıksız ve sevgi ile destekliyorlar.
Çok yaşa My Bloody Valentine...
muratmrtseckin@gmail.com