Son durak
Barış Yarsel
Önce Fransisken sonra da Benedikten rahibi olan François Rabelais, 16.yy’da dönemi kilise ve eğitim sistemini ince bir alayla eleştirdiği ve baba oğul devlerin hikâyesini alaycı bir üslupla anlattığı kitapları Gargantua ve Pantagruel ile hem çok baş ağrıtmış, hem de kendi başını derde sokmuştu. İktidarlara söz söylemek her çağda sıkıntı olmuştur. Rabelais’nin derdi, Tanrının İradesi’ni toplumu yönlendirmek amaçlı kullanmayın eleştirisi üzerinden kurulurken, insanlara “Ne istiyorsanız yapın,” diye seslenmişti. Çünkü özgür iradeniz var ve sizler doğduğunuzda aslında iyi varlıklardınız. Sizi, birtakım kavramlar sonradan bozdu, içinizi çürüttü.Rabelais ütopyasının temelinden etkilenen Aleister Crowley, ki hep kızıl kadınları sevmişti, karısı Rose Edith ile Altın Şafak öğretisini takip eden mistik inanç örgütü Thelema’yı da aynı kök cümleyle oluşturur. “Do what thou wilt” (Ne istersen onu yap). Yunanca’da İrade anlamından gelen Thelema’daki bu yönelim bir yağmacılığa teşvik değildi kuşkusuz. Kendisini tarihsel, sosyolojik ve kültürel birikimle beslemiş kişilerin, ideolojil ve teolojik etkiyle biçimlenmiş toplumsal çoğunluğun dışında hareket alanında var olmasını teşvik ediyordu. Crowley’nin işaret ettiği inanç sisteminde cinselliğin sıradışı görülen özgürlüğünün savunulması da vardı. Babil’den Antik Mısır’a, oradan Crowley ve benzerlerinin vasıtasıyla 21.yy’a uzanan ve talihsizliktir ki Yeni Çağ’ın garip karakterlerinin savunmasına kalan bu ezoterik dalgalanma ile hemen hemen aynı dönemde, Crowley’nin Amsterdam’da yayımlanmış kitabı İngiltere gümrüğüne takılıp yok edilirken, Oscar Wilde ise şiirlerinde eşcinselliği övdüğü gereçekçesiyle Birleşik Krallık iktidarı tarafından zindana atılmıştı.
Memleket topraklarında hükümetler sıklıkla, iktidar ve irade terimlerini birbirine yakın anlamda kullanır. İradeden kasıtları çoğunlukla eyleme geçme kararlılıklarıdır. Eylemlerini topluma rağmen yaptıklarında sığındıkları kavramdır. Hükümetlerin arkasında her zaman milli irade vardır. Bu göremediğimiz ama bir şekilde tapınmak zorunda hissettiğimiz devasa varlık, tıpkı Rabelais’nin devleri gibi, aynı zamanda hem çoğunluğun baskı aracının sebebi hem de toplumun temsil ettiği zihni yönlendirmenin aslıdır. Hükümetlerin gücünü aldığı ve bu gücünü temsilcisi olduklarını belirttiği bir bilinmezdir.
Şeytan da bu özgür irade meselesinden payını alır. Hristiyan inanç skalasında Tanrı, melek ve insanlara seçme şansı veriyor gözükür. Meleklerin en büyüğü Şeytan ise Tanrı’ya tapınmayı reddederek kendi tanrılığını açıklar. İlginçtir, şeytanın Tanrı’ya isyanının detaylarına girilmez. Nedenler fazla sorgulanmaz. Daha çok bu isyana karşı Tanrı’nın öfkesi, dehşetinin tasvirleri gelir. Tanrı’nın diğer adımı ise, insana tövbe ve Şeytan yolundan dönme seçeneği sunarken, düşmüş meleklere (iblislere -Lusifer’in- Şeytan’ın yolundan gidenlere) bu hak tanınmaz. Onların artık geri dönüşü yoktur. Tanrı’nın insanların ve meleklerin serbest iradelerine karşılık bu davranış farklılığı da dikkat çekicidir.
İradeyi bir baskı unsuru şeklinde kullanan iktidarlar, bir yandan kendisine isyan edenlerin iradelerini kırmak için, basın yayın, okul, hastane, hapishane… var gücüyle çalışır. Diyarbakır Cezaevi’nde, dikta dönemlerinde Ziverbey Köşkü’nde, sokakta, tribünde, evlerimizde şiddettin ve sindirilmenin öykülerini az çok hepimiz biliriz. Kocalardan, babalardan, devlet babadan, polis babadan, hocadan ve televizyon imamlarından gelen özgür iradeye karşı kurallardan, yasalardan, şunu yapın bunu yapmayınlarla dolu sürekli bilgi akışının yaratacağı akıl tutulmasından koruyabilen şanslı birkaç insan ise, çoğunluktan uzaklaşayım derken kaybettikleri zihin sağlığını toplumun iradesi yönünde tekrar kazansınlar diye kapatıldıkları hastanenin tabelasını okuduklarında, herkes için çok geçtir artık. Basit bir harf değişimi, serbest iradenin son durağıdır: Hastane İdare Başkanlığı. baris@futuristika.org