Garabet
İlksen Mavituna
Kolayca olan bir yanı var bütün bunların. Her şeyden önce, program hazırlanmış ve çok önceden denenmişti. Çıkış yolları belirsiz gözükse de, bir kere bulundular mı, nasıl ilerleneceğine dair insanlığın deneyimi çok zengindi. Daha da güzeli var: olur da yol tıkanırsa, tıkanıklık, sınırlılık ve sıkıntı üzerine genişçe bir edebiyat tematik olarak son yüz elli yıldır pratik edilmekteydi –bu edebiyata katılmak ve hatta bu edebiyata alan açan mecralarda bu edebiyatı kötüleyerek bir çıkış yolu bulmuş gibi davranmak; sıkıntının bok çukurundan bir an da olsa kafayı çıkarmak için denenmeye değer, riskten bile sayılmazdı.Daha önce yaşadıklarımla ilgili anılarımı sildim ya da lakanyen diyeyim bastırdım zira en ufak bir duygu kırıntısını derime yakın bir yerlerde duyuyor olsaydım, dalgalar bu kadar korkutucu olamazdı –sonuçta böylesi bir durumu atlatmış olduğumu kendime tekrar eder, nefes egzersizleriyle kalbimi yatıştırırdım. Belki de derine yaralar almak gerekiyor –zamanın etkisiyle daha derine işleyen darbeler–, o zaman bir denizin kıyısında yaşar, sabahları paletlerim ve eldivenlerimle suya girerdim. İlerleyebilmek için sadece paletlere ve ellerimi korumak için ise eldivenlere gereksinimim olurdu. Dalgalar taştan duvarlara vuruyor ve bir daha yan yana gelemeyecek olan binlerce parçaya bölünüyordu. Ama… Evreni tutan da Okeanos; bunu çok eskiden beridir anlatıyorlar. İçimdeki bu iştah, suya kavuşma arzusu; kadim zamanlardan beri herkesin ortak hikâyesi. Kıyıya geldi. Bir sonraki motorun gelmesine en az bir yarım saat vardı. Daha fazla düşünmeyip atladı (zira çağın hastalığı anorexia’ydı), hızla derinlere ilerledi. Sağdaki kıyıda bir adam lateks eldivenleriyle midye çıkarıyordu. Nefesini tutuyor olduğunu düşünmemeliydi. Tüm yaşam garantisi suda baloncuklardan ibaretti. Bir süre gözlerini kapatıp öyle devam etti. Östaki borusunun orada bir yerler çatırdıyordu.
Ultra-antarktik seferin –kestirebildiğimiz kadarıyla– ortalarıydı; geride, fırtına ortasında bıraktığımız mürettebatın akıbetinden habersiz iki gündür kürenin en ucuna doğru ilerliyorduk, onlarla o zaman karşılaştık. Buzdan tepeler bir anda büyük bir krater çöküntüsüyle kesintiye uğradı. Rahatlarından edilmiş, bir düzine, betimle ifade edilemeyecek yaratık, keşif gezimizi bir karşı-keşifle kesintiye uğrattılar. Howard’ın anlattığı kadim ırka mensup olmalıydılar; insan boyunu kat be kat aşan boyları vardı ve keşif grubundakilerin büyük bir kısmını gündelik algılarından mahrum bırakmış olan kutup fırtınalarının vahşetine ters ve hatta tezat yavaşlıklarıyla hareket ediyorlardı; dünya-üstündeki hareketin temelinde bulunan, insan müdrikesini aşan o garip harmonia’yı her adımlarıyla baştan tesis ediyor gibiydiler. Dünyadan insan iktidarının çekileceği günü beklemek için buradan daha uygun bir yer olamazdı; bizse tasarılarımızla içine düşmek üzere olduğumuz çukurun yamacında duruyorduk. Ne arıyorduk, artık bir önemi kalmamıştı.
Ağzından kaçan bir parça havanın, suya karışmasıyla gözlerini açtı. Dalmıştı. Mesafe kat etmeye karar verdi. Şu dip akıntıları –çıplak olduğuna pişman olacak gibi oldu– Karaköy’de şu kışlık deniz takımları en fazla yüz liraymış diye aklına geldi, belki o zaman efemera toplayıp, kökenlerin yapbozcusunu oynayabilirdi, onu dinleyecek çok insan olurdu. Felsefenin de en çok dağ zirvelerine yakıştığı söylenir, peki ya dipler felsefesi? Anlamsız. Su her yerde. Ayrıştıracak, ayrı duracak hiçbir şey yok denizde. Ama burada yazar okuyucuya seslenirken, gözlerinin içine bakmış olan uçurumun izlerini silebilmek için yüksek perdeden konuşmak zorunda. Ünlü bir Hint efsanesinin başında, böyle kanlı ve akıllara durgunluk veren öyküler karşısında dinleyenin ruh gücünü ve aklını en yüksek düzeyde kullanması gerektiğini hatırlatır Mann. Peki ya, bir an, dünyayı dışlamayı bırakıp nefesini tuttuğunu unutsan? Atlas'ı oynamak lüzumsuz. Dipteki tabancayı gördü, ulaşmak için nefesi yetecek gibiydi.
İnsanlar... Sahil yolu kalabalıklaşmıştı. Başarısına birilerinin şahit olacak olması onun için ayrı bir heyecan faktörüydü ama aradığını bulmak için diplere dalabilmiş olmak şah damarında duyduğu bir başka esaslı harekete yol açıyordu. Sonrasını düşünmemek istiyordu –geriye kalacak olanla nasıl başa çıkacaklar acaba? Aralarından hiç olmazsa birinin ona diğerlerinden daha şiddetli bir yakınlık duyup, ölüsünün başında bir damla yaş akıttığını hayal etti. Eeh! Damarıydı seslenen. E ama hadi! Namluyu kendine çevirdi ve iradesinin olduğu yere yasladı. Bütün ontolojik göndermelerin siniri bozulmuştu. Antraktika’dan “tekeleli tekeleli” çığlıkları yükseldi.
ilksen57@gmail.com