Yapacağı İşlerin Özlemiyle...
Kaan Karsan
“Sinemada insanların iç dünyalarını ancak içine düştükleri durumlara verdikleri tepkilerden, davranışlarına sızanlardan, başkalarıyla konuştukları anlarda söyledikleri ya da söylemediklerinden anlayabiliriz. Bakışlar, dil sürçmeler, sessizlikler, abartı davranışlar, gülümsemeler, bakış kaçırmalar, ellerin nereye koyulduğu, ses tonu gibi oyunculukla ilgili detaylar da bu iç dünyayla ilgili ipuçları verebilirler. Sanırım filmde bu anlamda yeterince bilgi var. Ayrıca karakterlerimiz geçmişi çok önemseyen, onu hikâyeleştirmeyi seven kişiler oldukları için, geçmişleri bugünlerine bolca sızıyor. Bu da karakterleri daha iyi tanımamız ve anlamamızı sağlıyor olabilir.” - Seyfi TeomanSeyfi Teoman’ı şahsen tanımazdım. Ekşi Sinema’nın emekleme döneminde kendisine ulaşıp da bu site için röportaj yapmak amacıyla irtibata geçtiğimizde bu nedenle filme yönelik sorularım karşısında bana vereceği cevapları aşağı yukarı kestirebiliyordum. Çünkü Seyfi Teoman’ın herhangi bir işinde ne yapmak istediği; bu toplumu, bu toplumun insanını, sizi, bizi ya da onları nasıl anlatmak istediği oldukça açıktı.
Seyfi Teoman hiçbir zaman uçlarda gezinen bir kapalılığa kaçmıyordu. Filmlerini seyircisine tamamen açıyor; karakterlerini ve durumunu beğeniye sunmak yerine seyirciyi de meseleye ortak ediyordu. Sürekli olarak kabuğu kırılmaya çalışılan bir sinema miti haline gelen ‘yabancılaşma’ ifadesini öteleyip ‘dostlaşma’ kavramı ile değiştirip, sinemamızın dönüşüm çarklarını çalışır hale getiriyordu. Gizliden gizliye bir ‘olay’ı olan ‘durum’ öyküleri, kısır döngüsüne hapsolan sinemamız için önemli bir değişim vaat ediyorlardı. Çünkü Seyfi Teoman, en az filmleri kadar anlaşılır, açık, gösterişsiz ama etkileyici bir adamdı.
Birçok sinema sevdalısının dudağını uçuklatan Lodz Film Okulu’ndan dönen ve bu ülkeye dair söyleyecek çok önemli sözleri olduğunu bildiğimiz bir yönetmen… Kamerasını dingin kadrajlara bulayan, sakin planlarla durumu gözlemleyen ve hiçbir şekilde o an gerekenin ötesinde bir gösterişe kaçmayan, hesaplı bir anlatım onun sanatını yansıtma biçimiydi. İşin etkileyici yanı ise 2004’te Apartman adlı kısa filmiyle çıktığı bu yolda attığı her adım ile kendini biraz daha geliştirmesinde ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile Berlin’de boy gösterirken ve ‘çaresizlik’ kelimesinin tanımını Barış Bıçakçı ile birlikte çok farklı açılardan yaparken ulaştığı noktanın ne kadar eşsiz olduğunu görmekte yatıyordu.
Sırtını Ankara sinematografisine ve açıklanması güç bir aşk kırıklığına dayayan o filminin ne kadar evrensel bir öykü anlattığını Münih şehrinde filmi izlediğim Türk Filmleri günlerinde anladım. Film seyircinin tepkiselliğine eşsiz bir şekilde hitap ederken anlattığı metropol hikayesiyle bir eziklik ve gıpta ile bakar olduğumuz ‘batılılık’ kavramının tüm dinamiklerini üzerinde taşıyordu. Üstüne üstlük filmin taşıdığı o kendine özgü naifliği, Almanya’nın büyük şehirlerinden birinde, ‘refah’ düzeyi oldukça yüksek, okumuş, kültürlü bir topluma aynen geçiyordu. Sinema ile kendisi arasındaki ilişki, Bizim Büyük Çaresizliğimiz karakterleri Ender ile Çetin arasındaki ilişkiden hiç de farklı değildi. Bir şeylerin fark edilmesinin çok zor olduğu bu ülkede, ölümü, söylediklerinden çok daha fazla ses getirdi belki ama Seyfi Teoman’ı anlamaya çalışan sinema seyircisi bu konuda hiçbir zorluk çekmedi.
Seyfi Teoman’ı tanımak, onunla tanışmak için hiçbir zaman geç değil, çünkü dediğim gibi, o kendisini tanıtmayı ve filmleri üzerinden sizlerle tanışmayı çok iyi biliyor. Ona veda etmenin zorluğuyla, asla tamamlanamayacak olan hoş bir cümlenin yarıda kesilişiyle yüzleştik. Onun anlattığı çaresizlik çok başkaydı belki; ancak onun gidişiyle bir büyük çaresizlikle daha burun buruna geldik. Toprağının bol olacağını biliyoruz ve yapacağı işleri şimdiden özlüyoruz. kaankarsan@gmail.com