Gölgesinden kaçanı, gölgesi kovalar...


Tuna Pase & Şevket Akıncı
Güven mevzusu cidden çok çok sakat, neden “Babana bile güvenme” diye bir laf var ki? Boşu boşuna çıkmış olmaz ya bu laf! Demek ki hayat öyle saçma sapan ve çetrefilli bir şey ki, en yakınında duran, dünyana gelmene vesile olmuş adama bile güvendirmeyecek seni, evire çevire dövecek, sersem sepet edecek, hep tetikte bırakacak. Güven tabii ilk ailede başlıyor, diye biliniyor. Bence güven ruhsal bir olay, ruhda zaten var; tabii bu ego ile karıştırılmamalı. Güven kendine olduğunda “kibir veya ego” ile karışma durumu sözkonusu.
 
Ruhdaki güven bence şöyle: Ruh dünyadaki hayatına gelirken, anne karnından çıktığı anda güvenini kaybedene kadar süper durumda, tam ki ortalığa çıkıyor işte o an hep ve aslen her an ruhunu-bedenini o dünyanın en güvenli, en korunaklı yerine geri ana rahmine döndürmek için uğraşıyor. Ruh ve ardından beden doğar doğmaz kaybettiği güveniyle meydana çıkıyor. Psikologların 3 yaşına kadar oluşur her şey edaları ise tamamen travmatik. Salak çocuk aklınızla ola ki, iki hıyar kafanızda yumurta kırdı, diğeri dörtgöz dedi diye, ömür boyu uğraş da uğraş kendinle, özgüveninle. Sonraysa; ailede güven, aileye güven, arkadaşlara güven, sevgiliye güven, kocana / karına güven diye uzar gider. Konu bizim için (Biz: Sputnik Sweetheart - Tuna&Şevket) için çaldığın müzisyene güvene kadar gelir, ya da çalarken kendine güven, sahnede kendine güven gibi konular da madur olabilir.
 
Şevket der ki “Kendine güvenen sanatçı gölgesinin paylaşmakta sakınca görmez.” Jung'un gölge olarak tanımladığı “ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir.” Engin Geçtan anlatımıyla, bu gölge bilinçli benliğimizle kabul etmek istemediğimiz ve edemeyeceğimiz her şeydir. Bu gölge insanın bilinçli yaşamında ne kadar az ise, o kadar daha yoğun olur. Eğer başkalarına güvenmek istiyorsanız, ilk kendinize güvenmeniz gerekir. Bu da gölgenizle yüzleşip hesaplaşmanızi gerektirir. Bunu başaran insan kendini bilir ve yaratıcılığa doğru adım atmış olur. İnsan özündeki hayvansılığı bastırarak uygarlaşır fakat buna karşılık gölgesine sırtını döner, özüne dönen, içini gören, gölgesinden korkmayan, onunla bir olan kişi ifadede kendine güvenir. Öz insanı yanıltamaz! İnsan hep eninde sonunda ta içindeki bir şeye güvenmez mi zaten?
 
Daha ilkel toplumlarda, yani bireyselliğin oluşmadığı zamanlarda, insan dünyanın nasıl olduğuna dair tanımlanmış ve hazırlanmış bir sistem içinde rahat eder, sistem içinde nasıl davranacağını bilen kişi gelenek, töreler ve kurallar içinde güveni bulur. Çoğu toplumda güven birlikte yapılan ayinler, törenler ile sağlanmıştır. Günlerce, saatlerce süren, direnç gerektiren törenlerden, günümüzün dini törenlerine kadar. Günümüzde bireysellik ve birliktelik arasında sıkışmış insan hâlâ bu ritüellerde kendini güvende hisseder mi bu tartışma konusudur. “Çağdaş” dediğimiz toplumlarda ise birey, hayatın anlamını kendi bulmak zorundadır. İyi ve kötünün ne olduğuna dair özgürce yaptığı seçimlerden dolayı sorumluluk hisseder ve bu onda bir gerginlik yaratır. Hayatın anlamı konusunda sorguları artar. Düşüncelerin gelişmesi, içgüdülerden uzaklaşmayı getirir ve bu durum diğer insanlar ve bu bağlamda gelişen teknolojiye daha bağımlı olmasına neden olur. Bilim adamları araştırmalarına göre teknolojinin değişme hızını insanların benimseme yeteneğinin sınırlı olduğunu sonucuna varmıştır. Değişim ve teknolojinin hızı insanların kafasını karıştırıp doğruyu yanlıştan ayırmaya fırsat vermeden kararlar vermeye zorluyor ve davranış bozuklukları ortaya çıkıyor (yazının teknolojiye hafif giydiren kısmı Şevket'e ait tabii). Bu yüzden belki de insan eskisinden daha fazla sayıda insanla, daha kısa süreli ve bağlanmadan ilişkiler kuruyor. Bu düzene rağmen inanmak ve incitmek-incinmek çok kolay olduğundan kendisini savunma sistemleri geliştiriyor insan. İncinmemek için tereddütle yani güvensiz yaklaşan kişi kendini korumak için aslen karşısındakini incitmeye çalışıyor. Oysa ki içgüdülerine yönelen kişi kendini dürüst ve açık ortaya koyduğunda üzerindeki güvensizlik / değersizlik değerlerinden sıyrılıp “açık olma / zamanda olma” yürekliliğini gösterir. Güven hep o ehlileştirmeye çalışılan karanlıkta saklıdır, gerçek güven tabii bu, saçma sapan bir ego şişikliği veya göt kalkmasından bahsetmiyoruz.
 
Aynı konuyu müziğe uyarladığımızda “ilkellik candır”. İlkellik sahnede sadece kulaklarıyla durmaktır, diplomasız, önyargısız, sadece içgüdüler ile durmaktır, samimiyettir. Müziğe, kendine, beraber çaldığın müzisyene ve dinleyene karşı. Müzisyen aynen yukarda bahsedilen çağdaş değerlere takılıp kendini değersizleştirip, güvenini yitirebilir; “iyi nota okuyamıyorum”, “konservatuara gitmedim”, “okullu değilim” vs., vs. gibi zırvalıklar, sonradan konulmuş değerler, gönüldeki samimiyeti korkutur. Beraber çalan kişiler ruhani bir ayinin parçası olan insanlar olmaktan çok, birbirleri ile ego savaşına giren iki düşmana dönüşebilir. Sahnede sidik yarıştırmak ego çatışmasından gelir. İşte, içselliğini, yakınlığını kaybeden müzisyen, dünyasal değerler ile kendini ve başkasını ölçmeye başlar. Ölçüm tek bakış açılı olduğunda zaten kara cahilliktir, sanat gibi konularda ise eleştiri ruhsallıktan / özden uzak olduğunda tamamen felakettir.
 
Notaları, öğrendiğim her bir akademik değeri bir yana bırakıp müzik yapmaya çalışsam da ben kendime pek güvenmiyorum sahnede, hep tek başıma çalmaya, kafamın dikine gitmeye bu yüzden varım, müzikal incinme yaşamamak için bu dalaveraların hepsi. Oysa ki şimdi iki kişiyiz sahnede, birimiz hayvan gibi entellektüel ve içgüleri test edilmiş, birimiz ise kırık bir cam gibi, şeffaf ve yapıştırılmış, yine de izi orda duran. Güven var sahne ortasında; feedback’lere, yalnış sözlere, bilinmeyen tonlara, ses dengesizliklerine, kayboluşlara rağmen o kadar kocaman bir güven var ki; seslerin içgüdüsel dünyasına ve birbirimize güvenip, palalel evrenlerde çalıyoruz o zamanlarda biz “Sputnik Sweetheart” olarak ve gölgelerimizi biraraya getiriyoruz.   tunapase@gmail.com, sevketakinci@hotmail.com