...güveniyorum, ...güvenmiyorum


Mehmet Sinan
Tüm korkularımız, tek bir korkunun farklı türev ve biçimleridir. Tek bir korku vardır; ölüm korkusu. Beynimiz ve özel olarak amigdalamız bunu otomatik olarak çok iyi bilir. Bireysel güvenlik elemanımız olan amigdalanın düşünsel bir işlevi yoktur, bu işlerle bizi insan yapan korteksimiz ilgilenir ve insanca çalışan bir korteks bizi daha insan yapar.
 
Bilimin, sanatın, felsefenin, ideolojilerin, inanç sistemlerinin, kültürlerin temelinde, insanın ölüme karşı yaşamı tanımlama ve anlamlandırma çabası yatar. Varlığı tehdit eden bilinmeyenler, belirsizlikler, riskler ve tehlikelere karşı bebeğin, yetişkinin, yaşlının verdiği tepki aynıdır. Var olma durumunun istikrarını sürdürmeye çalışmak. Şimdi, sonra ve hep. En basitinden, en üst ve en karmaşık tür olan insana tüm besin zinciri canlılarının alıp verdiği enerjinin nedeni, güvenlik ihtiyacıdır. Önce can. (Bakınız: Maslow Piramidi)
 
Yolun bir sonu olduğunu biliriz ve bunu soyutlayabiliriz. Bu kavramsallaştırma bizi çok ürkütmez. Ama ne zaman ve hele de nasıl olabileceğini düşünmek somuttur, berbat bir şeydir ve korkutur, güven aranışına geri döneriz. Şimdi, sonra ve hep.
 
Mecmuanın Nisan 2012 sayısında, Semra Uygun “Hayatın Belirsizliği” başlıklı yoğun yazısının merkezine bu konuyu almış. Ben de kendi çapımda bir şeyler ekledim ama fazlası o yazıdan rol çalmak olacak. O yazıyı -yeniden- iyice bi okuyun derim ben. Ama ağır ağır, yavaş yavaş okuyun.
 
...
Artı-eksi, açık-kapalı, dolu-boş, bir-sıfır, siyah-beyaz, sıcak-soğuk, gece-gündüz, ben-öteki, dişi-erkek, açlık-tokluk, evet-hayır, belirlilik-belirsizlik, güven-kuşku, varlık-yokluk, hep-hiç, yin-yang. Yani sonuç olarak Shakespeare’in meselesi. Ya da hani, artık kentlileşmiş çocukların uyurken dinleyemeyeceği eski masalların ilk cümlesi. Bir varmış bir yokmuş...
 
Şimdi ben o bir-sıfır konusuna değinmek istiyorum. Sıfırların, bir’in hangi tarafında, sağında mı, solunda mı olduğu konusuna. Şimdi biraz da sayılara geçelim. Geçmeden önce araya bir bağlantı daha atayım.
 
İngilizce’de “to marry”, iki veya daha fazla şeyin birbirine karışarak uyumlu (veya uyumsuz) bir biçimde iç içe geçmesi anlamına geliyor. Portakal ve nar suyu kokteyli gibi, süt ve sirke gibi, bileşenlerinden başka bir şey oluyor. Bu marry işine İngilizler ve biz evlilik de diyoruz aynı zamanda.
 
Evlilik? Acaba “ev”lenmek sözcüğü veya kelimesi başka hangi dillerde var? Söyleyeyim; dünyanın bütün dillerinde aynen var. Ev, olayın eksenini oluşturuyor evlenme işinde. Mutfak ise evin en önemli bölgesi, evin kalbi. İlişkinin “ekonomi”si orada başlıyor çünkü. Daha sonra belki bu ev ve mutfak işine birlikte daha ayrıntılı bakarız, şimdilik burada kalsın.
 
Ev, mutfak falan derken, bağlantıyı siz kurun şimdi. 9 Mayıs 2012 günkü bir gazete haberine göre, Dünya Bankası’nın 2009 yılına ait Dünya Kalkınma Göstergeleri (WDI) 2012 raporu açıklanmış. Raporun verileri, 2008’de patlayan küresel ekonomik krizin hemen ertesi yılına, şimdinin üç yıl öncesine ait ve krizimiz yeni boyutlar kazanarak derinleşmeye devam ediyor.
 
Bazıları içinde sayılar bulunan yazıları okumayı pek sevmez. Bu paragraf biraz sıkıcı olacak (ki benim için de öyle), ama konumuz gereği burada olmak durumunda. İster okuyun, ister es geçin ama bilin ki, siz de buradaki sayılara dahilsiniz. Rapora göre 2009’da Türkiye’de kişi başına gelir itibarıyla, nüfusun en üstteki %10’luk kesimi ülke toplam gelirinin %29.4’ünü alıyor. En dipteki %10 ise %2.1’ini. Nüfus ve gelir oranlarını gösteren, özetlenmiş genel tablo şöyle: %20’lik nüfus gruplarının toplam geliri paylaşma oranları yukarıdan aşağıya doğru %45.1, % 22.4, %15.9, % 10.9, %5.7 olarak sıralanıyor. Yoksulluk sınırı altındakilerin oranları, kentli nüfusta %8.9, kırsal nüfusta %38.7, toplam nüfusta %18.1 olarak hesaplanmış.
 
Bu yılın sonuçlarını ise, ancak 2015’te görebileceğiz. 2012 tahminleriyle, ben hangi %20’ye dahil olduğumu hesaplamak istemiyorum, çünkü moralim iyice bozulabilir. İster istemez bekleyip göreceğim. Aritmetik tembelleri için yuvarlayarak söyleyim her %20’nin karşılığı, evlerinde yaşayan 15 milyon birey anlamına geliyor. Yukardaki tablonun içine güven, güvenlik, güvence, özgüven sözcüklerini yedirerek fazla dramatize etmeden görmeyi deneyin şimdi.
 
...
Bülent Ortaçgil’in 1974’de yaptığı ve o dönemde 200 tanesi satılabilen Benimle Oynar mısın albümündeki “Sen Varsın” şarkısını defalarca dinlediğimiz o günlerden bir anı; ITT Schaub Lorenz mono bir kasetçalarda şarkı dönüyor, arkadaşım soruyor: “Bu adamın ‘sen’ dediği şey ne sence?” Şaşırdığımı ve o günkü aklımla bir şeyler gevelediğimi anımsıyorum. Anımsayış kaybolmuyor. Şarkının sözlerini okuyun sonra bir de siz yanıt verin bu eski soruya...
 
Yanımda uzağımda, yarınımda bilmediğim / Yaşanmış sayfalarda sen varsın / Yükselen alkışlarda, yumruklar tekmelerde / Acılar nefretlerde sen varsın / Bütün şarkılarımız senin için, senin için / Bütün kavgalarımız senin için, senin için / Açlıkta sefalette, bollukta sefahatta / El üstünde ayak altında sen varsın / Yenmede yenilgide, ölmede öldürmede / Sevgide nefretlerde sen varsın / Bütün şarkılarımız senin için, senin için / Bütün kavgalarımız senin için, senin için...
 
Tayfun bu yazılara kolaj gibi diyor, ben büyük yap-boz’un küçük parçaları diyorum. info@kargamecmua.org