Güven Ayrıntılarda Gizlidir
Semra Uygun
Güven vermek:
Lois Lane evinin terasında gece manzarasını izliyordur. Superman denen adamı ilk defa o gün görmüştür ve aklında hâlâ bu kırmızı pelerinli adam vardır. Sonra aniden dairesine nereden geldiği belli olmayan süper kahraman kostümlü yakışıklı adamla karşılaşır. Adam arkasından gizlice yaklaşır. Bir süre orada durup flört ederler. Sonra herkesçe bilinen Superman’in o uçma yeteneği devreye girer. Aralarında bir fanteziye dönüşür uçmak. Superman elini Lois’e uzatır ve “Haydi,” der. İki ayak iki koldan mütevellit Lois şaşkın ve endişelidir. Nasıl uçacaktır. Kendisini bıraksa düşer midir acaba? Fakat öte yandan uçmayı da kim istemezdir ki. Kadın, Superman’e sarılır, gözlerini kapatır ve kendisini boşluğa bırakır. Sonrasında ekranda havada süzülen kırmızı pelerinli bir adam ve gecelikli bir kadın görürüz. Birbirlerine sarılmış halde.
Güven beslemek:
Caesar, Will Rodman’ın daha bebekken görüp yanına aldığı bir maymundur. Diğer maymunlardan farkı onlardan daha zeki olmasıdır Caesar’ın. Rodman, maymununa en iyi şekilde bakar. Onu büyütür, ona insansı bazı davranış kalıplarını öğretir. Ki Caesar da doğuştan meyillidir zaten kendisini geliştirmeye. Olay artık bir adam ve yarı vahşi ev hayanı arasındaki ilişkiden dostluk ilişkisine dönüşür. Caesar isyan edip çıldırsa, maymun ordusunun liderliğini yapsa bile zamanında kendisine uzatılan dostane ellere karşı olan gönül borcunu unutmaz. Onu iyi bir maymun insan yapan da budur.
Güven duymak:
Hem akıllı hem de her şeyi başarıyla kotarabilen bir bilgisayardır HAL 9000. Jüpiter yolundaki uzay gemisi Discovery One güvertesinde, Dave Bowman ve Frank Poole’le birlikte gemi mürettebatının altıncı üyesi HAL 9000’in yapay zekâsı doruk noktasındadır. İnsan gibi iletişim kurar hatta insan duygularını taklit eder. Öyle ki astronotlar ona “Hal” diye hitap ederek kanka gibi davranırlar. Hal, o ince ve narin sesiyle gemidekileri dikdörtgen cisim hakkında uyarır. Fakat güvenilirliği şüphe uyandırıcıdır. Ne de olsa o hiper zekidir. Sonuçları felaket bile olsa, bir uzay mekiğinde her şeyi sizin için yapan bu robotik yardımcı insanları etkilemeyi başarmıştır.
Güven kazanmak:
İngilizlerin koyu baskısına karşı halkın, cesaretin ve özgürlüğün temsilcisi William Wallace büyükçe bir grup bıçkın ve hırçın İskoçyalı arkasına almayı başarmıştır. Tarihte “Benimle misin İskoçyalı?” hareketi olarak geçen bu direnişler dizisi güzel meyveler vermiştir. Sonunda William Wallace tek parça halinde kalmayı başaramasa bile bir ırkı bir araya toplayıp mücadele gazı aşılamayı bilmiştir. Zenginlik ve pahalı silahlardan daha etkili bir şey varsa o da hiç yoktan kendisine zulüm edilen ve toprakları işgal altına alınan bir halkın kızgınlığıdır. Wallace, renkli, taktiksel ve etekli savaş oyunlarından oluşan kurtuluş hareketiyle İskoçya tarihini şekillendirmiş ve bunu da canlarına tak etmiş İskoçlarla başarmıştır.
Bileğine güvenmek:
Mevzu; darmadağın edilen bir düğünün, öldürülen bir kocanın ve henüz karnındayken oradan alınan ve kaçırılan küçük bir çocuğun yani bir geleceğin intikamını almaksa Beatrix Kiddo’nun haklı sebepleri olabilir. Elinde olansa ne envai çeşit silahlar ne füzeler ne de iş yaptıracak kötü adamlardır. Elinde sadece bir Hattori Hanzo kılıcı vardır. Kiddo’nun avantajı bitmek bilmeyen kılıç kullanma enerjisi, dikkati, zekâsı ve öfkesidir. Neticede ortalığı kan gölüne çevirmek ve kafa üstünde kafa bırakmamak pahasına da olsa Kiddo bu tek kişilik savaşı, intikam muharebesini kazanmalıdır.
Yumruğuna güvenmek:
Bütün bir New York şehrini maket şehirmişçesine birkaç yumruk ve ayak darbesiyle ezip geçen King Kong, devasa cüssesi ve Central Park büyüklüğündeki elleriyle şehrin üstüne çöreklenen doğal bir felaket gibiydi. Helikopterler, taramalılar ne yaparsa yapsın, o Empire State binasına oyun bahçesindeki oyuncaklara tırmanan çocuk edasıyla çıkıp onları bir iki fiskeyle devirebilirdi. Bir kadını elinde kürdan gibi taşıyacak kadar iri olması, doğal olarak onu yenilmez bir boksör yapıyordu. Ve korkulması, ayağının altından çekilinmesi gereken bir yaratık. Neticede onu durdurmak için insancıklar ve çabacıkları hiçbir işe yaramadı. Aşk hariç.
Kesesine güvenmek:
Tarihin en şatafatlı gemi yolculuklarından birindesiniz, üstelik de bu gemi yepyeni ve çok havalı. Titanic adlı bu geminin amacı İngiltere’den yola çıkıp New York’a ulaşmak ve böylece bolca sükse yapmak. Ki gemi daha tamamlanır tamamlanmaz o sükseyi yapmış zaten. Geminin yolcuları çoğunlukla zengin insanlar. Süslü püslü kamaralarında arz-ı endam eden, Titanic’in magazin dolu atmosferinden nasiplenmek isteyen kişiler. Bir de alt sınıf var tabi. En sıradan odalarda birarada olmak zorunda olan, malum buz dağı olayından sonra kendilerine sandal dahi tahsis edilemeyen halk bunlar. Eğer hayatta kalmayı planlıyorsanız biraz paranız olsa iyi olur. Çünkü Titanic, çarpma sonucu parçalandığında dahi keyifli yolculuk yapan lordlar kamarası su üstünde kalmayı başaran yegâne kesim olmuştur.
Güvence altına almak:
Aztek altınlarıyla dolu bir sandık, üstelik de lanetli. Laneti de ölümsüzlük. Bir anda iskeletlere dönüşebiliyorsunuz. Öte yandan sizi kimse öldüremiyor çünkü zaten ölüsünüz. Kaptan Jack Sparrow hem meraklı hem üçkağıtçı kişiliğiyle hem bu dünyayı hem de öteki dünyayı garantilemek adına altına hücum eder. Ve her zamanki gibi başını belaya sokar. Bazen elinize aldığınız altınlar o kadar da hayırlı olmayabilir. O yüzden altına yatırım yaparken bir kez daha düşünmek gerekir.
Güveni sarsılmak:
Indiana Jones filmlerinin sevilen klişesi, içinde her türlü bubi tuzağının olduğu, mistik ve taştan mabetler ve hangi taşı oynatsan altından bir çapanoğlunun çıktığı koridorlar. Jones, her defasında kehanetlerin kilit noktası olan objeleri almak için böyle tekinsiz yerlere düşer ve her defasında da o yerler kaybedilen objenin ardından yerle bir olur. Ve kahramanımız hep kurtulur. Tıpkı “kristal kafatası” hikâyesinde olduğu gibi. Yerinden oynatılmaması gereken şeyler vardır. Fakat Jones tınlamaz. Çünkü macerayı seven bir adamdır ve ne yapıp edip o işi çözmelidir. Bunun için de yeri geldi mi yerin altına iner, yeri geldi mi dağın tepesine çıkar. Totemi alıp huzur içinde ve elini kolunu sallaya sallaya mekândan uzaklaşacağını düşünür fakat hep tongaya düşer. Nerden geldiği belli olmayan oklar, düşen taş yığınları ve yangınlarla boğuşur durur.
Güvendiği dağlara karlar yağmak:
Bob Ross resimlerindeki gibi karla kaplı, eşsiz manzaralı bir kasaba ne kadar tehlikeli olabilir ki? Vaziyet aslında hiç de göründüğü gibi değildir. Çünkü kasabadaki büyük araba galerisinin satıcısı Jerry Lundegaard kayınpederini, karısı kendisini, kiralık katiller müşterilerini kısacası herkes birbirini kandırmaktadır. Olayların sonunda biz dizi saçma olay ve istenmeyen cinayetler gerçekleşir. Hatta ağaç kesme makinesine atılan geveze bir adam ve kanla kaplı karlar bile görürüz. Bir parça para için bütün bunlar yapılır mı?
Güvenme varlığa düşersin darlığa:
Meg Altman’ın evinde, acil durumlar için çelik kaplı bir panik odası vardır. Başta son derece faydalı olacağına inanılan bu oda bir grup teröristin gazabıyla bir anda cehennem azabına dönüşür. Panik odası artık gerçek anlamıyla panik odasıdır. Yani panik yaşayanların sığındığı oda. Üstelik dört duvardan oluşması ve içeride temel ihtiyaçları giderecek herhangi bir hayatta kalma kitinin olmaması da odanın darlama sebebidir. Daha da kötüsü Meg’in kızı bir astım hastasıdır ve bu tarz kapalı mekânlarda uzun süre kalamamaktadır. Hele ki ilaçsız asla. Teröristler astım ilacıyla birlikte evde fink atarken Meg ve kızı odada kapalı kalırlar. Nice panik ataklara nice nefessizliklere mesken olan panik odası sözüm ona kurtarıcıdır.
Güvenme dostuna saman doldurur postuna:
Balatony Lajoska biraz tuhaf görünümlü bir taksidermisttir. Jay Jay Johanson’la Andy Warhol arasındaki tipiyle kendi dünyasında yaşayan, sosyal olamayan, sosyal olmamasında fayda olan bu karakter; günlerden bir gün hayvan doldurmayı bırakıp insan doldurmaya karar verir. Bu kararı almasında şişmanlığından ötürü koltuğundan bir türlü kalkamayan babası Balatony Kalman’ın vahşi kediler tarafından parçalanmasının etkisi büyüktür. Lajoska, önce o koltukta öylece oturmasına gözü alıştığı için babasını mumyalar ve sonra işi iyice sanata döküp kendisini. Tabii bir antik Venüs heykeli edasıyla. Kafasız, kolsuz ve mermersi.
E-mail:
semra_uygun@yahoo.com