Sakın Dengenizi Bozmayınız!
Bülent Kale
Bundan bir zaman önce çalıştığım dergi için Trakya’nın bir iline gitmiştim. Bir arkadaşımın da o şehirde yalnız yaşayan ihtiyar bir babaannesi vardı. İhtiyar babaanneyle de görüşmek istedim, arkadaşıma telefon edip babaanneyle bir görüşme ayarlamasını rica ettim.İhtiyarlarla sohbet etmek her zaman keyiflidir. Alttan alırlar; bir şey bilmediklerini, gençlerin daha çok şey bildiğini, daha iyi konuştuklarını söylerler ama yaşanmışlıktan beslenen anlatmaya ve dinlemeye değer şeyler hep onlardadır.
Gençler ise çoğu zaman yaşadıkları yerden bihaberdirler: Ne yöreye özgü bir aksanları vardır; hepsi televizyondakiler gibi konuşmaya çalışırlar. Ne de kendilerine ait düşünceleri; televizyonda duyduklarını tekrar ederek size bir şeyler bildiklerini göstermeye çabalarlar.
Bunda da şaşacak bir şey yoktur aslında. Çünkü televizyon, basın ve okullarda aldıkları eğitim çocuklara hiçbir şeyi bilemeyeceklerini, her işin bir uzmanı olduğunu, onları dinleyip azıcık bir şey öğrenmelerini, cahil cahil konuşmamalarını, susmalarını vs. söyler durur. Çocukların bir şeyler yaşayıp kendilerine güvenerek anlatacakları deneyimleri olmasına izin vermez.
Ama biz sadede gelelim, yani arkadaşımın bir taşra şehrinde yaşayan 93 yaşındaki babaannesine. Arkadaşım birkaç saat sonra beni aradığında gülüyordu. “Babaanne, gazeteci bir arkadaşım geldi sizin şehre, senin yanına da gelecek, sana bazı sorular soracak,” demişti babaannesine. Babaannenin tepkisi çok iyiydi: “Ya bilemezsem?”
Sonuçta, babaanne benim sormayı bilemediğim bütün soruları ve daha da fazlasını cevaplamayı bildi. Evinde, hiç unutmayacağım çok güzel bir sohbet ettik. O neşeli ihtiyar kadından bana kalan pek çok anekdottan biri de benim de kendime sık sık sorduğum bu soru oldu: Ya bilemezsem?
Ya bilemezsek, mesela bir kadını ya da bir adamı çok sevsek ama onu nasıl seveceğimizi bilemezsek? Ya da yaşamak istediğimiz hayatı kafamızda az çok tasarlayabilsek, ama onu nasıl kuracağımızı bilemezsek? Yahut da istemediğimiz şeyleri bilip istediklerimizi bilemezsek?
Genel işleyiş de budur zaten. Çoğu zaman neyi istediğimizi bilmeyiz, neyi istemediğimizi biliriz. Ya da nasıl yapacağımızı bilmeyiz, nasıl yapmayacağımız biliriz. Paradoksal olarak, bilmediğimiz sularda yüzerken kendimizi güvende hissederiz. Yeni ve farklı olan şeyler -bir ihtimal olarak- oradadır çünkü.
Peki ama nasıl olur da, kendine güven duygusu karşılığını böylesi bir ‘daha önce hiç denenmemişler denizi’nde bulur? Belki de ‘insanın kendi yanlışından daha doğru bir şey olmamasıdır’ yanıt.
“Sonunu bildiğim bir hikâyeyi neden yazayım ki?” der Arjantinli yazar Cortázar. “Ey yolcu, yol yoktur, yürürken yapılır yol,” diyordu büyük İspanyol şair Antonio Machado. Hâlâ anlatılmamış şeyler olduğu için zevklidir yazmak, daha yürünmemiş yollar olduğu için haz verir yaşamak.
“Hep denedin, hep yenildin, gene dene, gene yenil, daha iyi yenil,” diye çevrilmiştir Samuel Beckett’in meşhur sözü. Ama cümlenin orijinalindeki “to fail”in çevirisi “yenilmek” değil de “becerememek”, “başaramamak” olsa daha doğru düşermiş gibi görünüyor.
Bir kazanma, yenilme meselesi değildir yaşamak.Yapmaya değer şeyler başaramaya başaramaya, beceremeye beceremeye yapılır. Bugün insanlığa layık gördüğümüz şeylerin hepsi sayısız başarısız girişimin sonunda elde edildiler.
Bundan bir zaman önce büyük Ermeni besteci Aram Haçaturyan üzerine bir belgesel izledim. Belgesele konuşan tanıklardan biri şöyle diyordu: “Büyük sanatçılar da bir yanlarıyla hamile kadınlara benzerler. İçlerinde ortaya çıkarmaya değer bir şey taşıdıklarını bilirler, hissederler. Onu korumak ve zamanı geldiğinde ortaya çıkarmak için bazen yıllarca susarlar, saklanırlar, bazen ölümüne kaçar ya da ölümüne savaşırlar. İçgüdüsel olarak eserlerini korurlar.”
Ama büyük bir sanatçı olmaya gerek yok. Hayat tek başına bize bir biçim verelim diye sunulmuş bir çamurdan başka nedir? İnsanın insana benzememezliği karşısında kim büyülenmez? Yaşamak sanatı diye bir şeyi kim inkâr edebilir?
“Benim bir gizli bildiğim var, benim dengemi bozmayınız,” der Turgut Uyar. Hepimizin bir gizli bildiği vardır: Bizi teslimiyete, taklit etmeye davet eden eğitim sistemine ve televizyona karşı durmamızı sağlayan, her özel durumda bize “ya bilemezsek?” sorusunu sordurup yeni yollar aratan, bizi hep yaşamaya ve mücadele etmeye sevk eden bir gizli bildiğimiz vardır.
Farkında olalım ya da olmayalım, ister hormonlu bir özgüvenle saklayalım, ister tarifsiz bir mahcubiyetle mahremde taşıyalım, hepimizin mutlaka umuttan, düşten ve inançtan harmanlanmış gizli bir bildiği vardır.
Onu bulun, onu tanıyın, onu işleyin. Güvenin ve özgüvenin yeşerip beslendiği verimli toprak orasıdır. Güven ve güvensizlik arasındaki gergin telin en rahat geçildiği yer orasıdır. Sakın dengenizi bozmayınız!
bulentkale@gmail.com